28 Mart 2017 Salı

11. Ay Güncellemesi & Hikayeleriniz

Aylar sonra tekrar selam..

Çok uzun zamandır ilgilenmiyordum burayla. Dün ve bugün email’lerin tümünü okuma imkanım oldu.
Tam 32 email cevaplandırdım.

Sizlerden gelen birkaç cümle şöyle ;

“..Ona bağlandım. Her şeyi yapıyor ağlıyor özür diliyor ve affetmekten kendimi alıkoyamıyorum. Bu sefer düzeldiğini söylüyor. Ama asla düzelmeyeceğini de biliyorum. Ayrılmam gerek ama beceremiyorum.”
“Size çok teşekkür ederim. Yaşadığım şey acı olmaktan çıkıp içimi biraz rahatlattı açıkçası”
“Duygusal ani şoku atlattıktan sonra ben ne yaşadım sorusunun cevabını ararken yazınıza denk geldim. Yalnız olmadığımı bilmek rahatlattı beni,”
“İnternette yaşadığım 3 yıllık süreci sorgularken yazına rastladım. Birisine mail adresini vermişsin. Gerçekten beni aşağılamadan anlayan birisine çok ihtiyacım var. Bu 3 yildir “seni anliyorum” cumlesi duymadim hic.”
“Sosyal birisi olarak tek basima kimsesiz kaliverdim odamda kimsesiz. Gerceklik algim kayboldu. Kontrolum gitti.
2016 da yazmissin yazini. Simdi gecti mi? Nasil basa cikabiliyorsun? Bunlr gercek mi? Aslinda seni hep seviyorum derken su an kendini bilincli geri cekmesi manupule edilmemden mi kaynakli?”

İşte tam da bu yüzden yazmak istedim her şeyi. Yazdığınız her email bana daha da güç verdi – üzerinden neredeyse bir sene geçmiş olsa bile. Süper sağlama yapıyor.

O kadar çok hikaye var ki, ve hepsi o kadar benzer ki, aklım çıktı.

Bambaşka şehirlerden, hatta ülkelerden email’ler aldım. Hepsine tek tek yanıt vermek istedim.
Okuduğum her hikayede yaşadıklarımı tekrar yaşadım. Tuhaf geldi, çünkü uzun zamandır bu hikayeden uzak bir hayat sürüyorum. Evet etkileniyorum, çok üzülüyorum her okudum  email’de. Ama destek de olabilmek istiyorum elimden geldiğince. Bugünlerde bunu yapabildim.

Çünkü geçen gece rüyamda gördüm bu blogu 😊 Rüyalarım bir acayip oldu zaten..
Beni merak edenler de olmuş. Çok şekersiniz gerçekten. Bomba gibiyim, zımba gibiyim.
Kış biraz depresif geçmiş olabilir, malum patlamalar vs memleket olarak zor bir kış geçirdik zaten. Ama havaların da düzelmesiyle kendimi yine harika hissediyorum.

Bütün kış çalıştım. Hala aşırı yoğun bir tempoda çalışmaktayım. Harika projelerde yer alma imkanım oldu. Güzel kazandım. Yazın hiç projem yok, yine uzun bir tatil yapmak istiyorum. Tek temennim bir an evvel yazın gelmesi.
Çalışmak, daha doğrusu çalışıyor olma hali çok iyi geliyor bana. Bir kere sürekli bakımlı ve şıksın. Sosyalsin. Sürekli birileriyle tanışıyorsun. Farklı yerlerdesin. Yani en azından benim işim böyle. Bunlar insanı ayakta tutan şeyler. Bir de yaptığın şeyi seviyorsan, mis.

Düşünüyorum da, onunla beraberken bile hiç bırakmadım işimi gücümü, afffferin bana! Minicik halimle ne savaşmışım, nasıl pes etmemişim, iki kuruş kazanacağım diye neler yapmışım. Şimdi düşününce gerçekten takdir ediyorum kendimi. Şu hayatta aç kalmam ben 😊

Bu arada gezmeler tozmalar devam. Her fırsatı değerlendirip hayatın tadını çıkarmaya çalışıyorum.
Meditasyonlarım iyice derinleşti. Artık algılarımın açıklığından, hislerimin yoğunluğundan çıldırmak üzereyim. Önce tuhaf geliyordu, şimdi alışıp keyfini çıkarmaya başladım. Yaşasın meditasyon ve beni bu işlere bulaştıran insan.. (bu sene 3. Senem. Sanırım lazer epilasyondan sonra kendim için yaptığım en iyi şey diyebilirim 😊)

Bu sene yine bir eğitime katıldım. Bu seferki modülde “kendimizi korumayı” öğrendik mesela. (Keşke daha önce öğrenseymişim)
Eğitimin son seansında yerde duran sayısız cam kırığı parçası üzerinde çıplak ayakla yürüdüm. Yaptım bunu!
Düşünsene canını yakacağını bildiğin bir şey orada önünde duruyor ve sen kendinle öyle bir bütünlük halindesin ki, öyle kendine odaklısın ki, hiçbir yerin kesilmeden 7-8 adım atarak onun üzerinde yürüyorsun.. İnanılmaz bir kafa, pırıl pırıl çıkıyorsun. Sonrasında var ya, (yine büyük konuşmayayım ama) “kim üzebilir ya beni bundan sonra? Kim zarar verebilir?” diyorsun. Dünya umurumda bile değil. Canım ne isterse onu yapıyorum. Umarım başıma gelecek ilerleyen kazalarda bu bütünlüğü korumayı başarabilirim.

Bu eğitimleri bana veren kişi (aynı zamanda arkadaşım da oldu artık, zor dönemimde mesela bana çok desteği olmuştur), bana dedi ki “en çok neleri yargılıyorsun hayatta sen?”. Yazdım. Uzun uzun yazdım.
Sonra “birini seç, bir ay içerisinde yapmanı istiyorum” dedi. İtiraz ettim, bağırdım falan klasik. Yok dedim hayatta yapmam, değerlerime ters. Dedi ki “tam da bu yüzden yapmanı istiyorum”.
Yaptım.
Harika hissettirdi! 😊 Çok güzeldi.
Bir kişisel gelişim egzersizi olarak herkese şiddetle tavsiye ediyorum. Süper eğitici bir şey.. Yaşamadığın şeyi yargılamamayı öğretiyor sana. Fena halde hem de!

Yargılar, yargılarımız.. Sert duvarlarım vardı bazı konularda. Mesela evli insanlarla ilişki yaşayan kadınlarla ilgili. Ve çok açık konuşmak gerekirse kısmen bunun karmasını yaşadığıma inanıyorum.
Hayatımın farklı zamanlarında, farklı iki arkadaşım evli insanlarla beraber oldular. İlginç şekilde gözümün önünde kurumaları, sönmeleri, verdikleri tepkiler vs birbirine çok benziyordu. İşin ucu bana zarar vermeye başladığında da (öteki kadınla olan rekabetin getirdiği hırçınlık sonucu karşındakini yaralayıcı yorumlar gibi mesela) yolumu ayırmak zorunda kalmıştım.

Belki aynı şeyi yaşamadım, evli biriyle birlikte olmadım. Ama ben de, yaşayandan başka hiç kimsenin anlayamayacağı bir şey yaşadım ve ben de anlaşılmadım mesela. Bu konu çok benzerdi.
Karma her zaman başımıza gelen kötü şeylerde karşı tarafa atacağımız bir felsefe değil. Yani örneğin, A bana bunu yaptı, ilahi adalet ona tutar demek değil. Kendini de sorgulaman gerek. (yerse)
“Ben ne yapmış olabilirim acaba birine de bunu yaşıyorum şu anda” gibi. Böyle düşündüğümde (ki gerçekten bu konuda kendine çok dürüst olabilmen gerek) çok üzüldüm. Keşke onları yalnız bırakmasaydım dedim.
Sonra çeşitli meditasyonlarla o eski arkadaşlarımdan af diledim, azad ettim. Hem onları hem de kendimi.

Gerçi ben hala çok haksız yere yalnız bırakıldığıma inanıyorum. Kendimden başka kimseye bir zararım yoktu ya, gerçekten yoktu. Hiç hak etmemiştim.

Mesela 3 aydır bir ilaç şirketine bir iş yapıyorum. Nadir bir hastalığın hasta yakınları üzerindeki etkilerini araştırıyorum.
Hastalık çok nadir olduğu için, bütün ebeveynler anlaşılmamaktan şikayet ediyor. Görüşmeyi kesen akrabalar mı istersin, çocuğunu oynatmayan komşu mu istersin.. ne hikayeler.. onlar “bizi bizden başka kimse anlamıyor” dediğinde mesela, elimde değil, direk aklıma geliyor yaşadıklarım. Bu da benzer bir durum.. Bu hastalık için bir dernek var mesela, insanlar kendileri gibi olanlarla bir araya gelebiliyorlar, ve bu sayede üstesinden gelebiliyorlar yaşadıkları zorlukların. Destek ne kadar önemli di mi bu durumlarda..

Bunları düşüne düşüne, bazen şişe şişe, hep sabrederek, hep susarak, en iyisini dileyerek, sık sık meditasyon yaparak, bol bol hayır işi yaparak (çok yaptım bu sürede, kendi kendime gizlice, çok iyi geldi yardım etme duygusu) iyileştiriyorsun kendini.

Böyle böyle işler işte. Psikolojiyle bu meditatif işler harmanladığında, tadından yenmiyor. Seviyorum.
Çok değişiyorsun. Asla aynı insan olmuyorsun, aynı kalman mümkün değil. Mesela şimdilerde çok daha zengin ve keyifli yaşayıp çok daha az paylaşıyorum. Hem hislerimi daha az (ama öz) insanla paylaşıyorum, hem de sosyal medya vs eskisi kadar çok sarmıyor mesela. Gerçekte yaşadıklarım çok daha keyifli ve eğlenceli görünenden.

Bir de bu anlattığım spiritüel çalışmalarla ilgilenmeyenler için saçma gelecek biliyorum ama, gerçekten inanılmaz derin değişiklikler içindeyim. Örneğin bir gece rüyamda Gümüşlük’ü gördüm. Resmen çağırdı beni. Gümüşlük’te tek başıma oturuyorum ve birden karşıma kocaman bir tsunami geliyor. Dev ama, koskocaman bir dalga.

Araştırdım. Jung “çok derin ve köklü değişikliklerin ıspatı” diyor. Neden olur tsunami? Yer altında bir şeyler hareket edince. Çok etkilendim. Çünkü bu Jung, boru değil.
Sonra kendimi Bodrum’da buldum. Mabet diyorum zaten oraya, çok iyi geliyor. Bu tür çalışmaları yapmak için de ideal. Kimleri kimleri gömdüm o sulara belli değil..

Email’lerinize ve konumuza dönersek, söyleyecek birkaç lafım var.

Öncelikle, herkese tek tek yazdığım gibi, ben konunun profesyonel uzmanı değilim. Ama, sizi dinleyebilirim ve en önemlisi anlayabilirim. Bu durumu yaşamayan hiç kimsenin anlamayacağını biliyorum. Size de “Biz de yaşadık böyle şeyler, bırak, önüne bak, zamanla geçecek” benzeri yorumlar yapan yakınlarınız olacak. Onları zihninizde susturabilir misiniz? Susturmalısınız. Bir şekilde sadece kendinize, kendi yaşadıklarınıza odaklanacak gücü bulabilmenizi dilerim. Bundan çıkmanın tek yolu “sadece kendinizi” dinlemek çünkü.

Bu blog, yazılan mail’leri yanıtlamam vs hep bu yüzden. Ben ne yazık ki arkadaş kontenjanından şanslı olamadım. Çok yalnız günlerim oldu. Çok ama. Ne yaşadığımı ben bilirim. Bu yüzden, kendi göremediğim desteği hiç tanımadığım insanlara verebilmek istiyorum. İnsan bu süreçte en çok buna ihtiyaç duyuyor, biliyorum.

Bana da söylediler bunları. Dinlemedim. Çok zor oldu ama dedim ki “bir saniye bir durun, ben bakacağım duruma”. Hoş karşılanmadı tabi, ama anlaşılmadığımda yapabileceğim başka bir şey yoktu.

Böyle hani korku filmleri olur ya, birileri gerçek katilin kim olduğunu fark etmiştir, bağırır çağırır, herkesi uyarmak ister ama kimse ciddiye almaz bunu. Kendimi aynen o karakter gibi hissediyordum.
Hatta kendime çok üzüldüğüm anlardan biri de, can hıraş okuyarak araştırarak öğrendiğim bilgileri, kendimde bulduklarımı arkadaşlarıma anlatmaya çalıştığım anlar. Hiçbir tepki alamadığım gibi, sürekli bu konuda araştırma yaptığım için bile yargılandım. Biri bir yorum yaptı, diğer ikisi de ona katıldı falan mesela. Bir Allah’ın kulu da tanıyamamış beni, bir sakin kalıp “dur bir dakika, bu kız böyle değildir, neden bahsediyor?” diye merak edip ciddiye almadı mesela. Zerre Fransızca bilmeyen birine açıp Le Monde okumakmış benim yaptığım.

Bakın şöyle bir hikaye var, biraz dini hikaye gibi ama çok anlamlı ;

Adamın birisi İmam-ı Azam'a gelmiş ve demiş ki: “Benim oğlan çok bal yiyor. Başka da bir şey yemiyor. Buna da paramızın yetmesi mümkün değil. Siz sevilen sayılan birisiniz. Ona söyleyin de bal yemesin.” … İmam-ı Azam biraz düşünür ve: "Şimdi gidin. 40 gün sonra gelin" der onlara. …… Aradan 40 gün geçer. Adam gelince İmam-ı Azam çocuğa dönüp sadece: “Oğlum, bal yeme!” der. …. Çocuğun babası bu duruma sinirlenir ve şöyle der kızarak: “Sadece 3 kelimelik bir cümle demek için mi bizi 40 gün beklettin? Bunu o zaman da söyleyebilirdin!” …. İmam-ı Azam sakinliğini bozmaz. İbret alınması gereken cevabı verir: “Ben de bal yemeyi çok severim. O günden beri 40 gün boyunca hiç bal yemedim. Demek ki bal yememe işi yapılabiliyormuş. Ben bunu kendi nefsimde başardım. Demek ki çocuk da başarabilir diye düşünerek, ona bir cümlelik bu nasihatı verme hakkını kendimde gördüm.”

Şimdi en yakın arkadaşım dediğim kıza bile (bahsettiğim insanlardan biri değil) “bak ben sana en yakın arkadaşım diyorum ama, en yakın arkadaş diye bir şey yok biliyorsun di mi? Yani hayat bu, sen de benden ütopik beklentiler bekleme, ben de senden beklemeyeyim, böylesi daha gerçek ve samimi” falan diyorum 😊 Kız kahkaha atıyor resmen, “ben yeni seni çok sevdim” falan diyor.

(Bu bahsettiğim kişileri tanıştıran, bir araya getiren de benim bu arada. Birkaç aylık tanışıklık. Her biri ile olan bireysel geçmişimde yaşanan hikayeler, onları çok iyi tanıyor olmam, yaptıkları güçsüz/güvensiz hamleleri bilmem, ama onların birbirini bu kadar yakın tanımaması, bir de üzerine grup psikolojisi eklenince, her birini bir ahlak bekçisi haline getirdi. Çok kısa zaman sonra, bana söyledikleri tüm cümlelerin tam tersini yaptıkları örnekler geldi önüme. Allah işte, getiriveriyor. Bazen bizzat şahit oldum, bazen üçüncü kişilerden duydum. Bir çoğunu yüzlemedim. Gülümsedim ve devam ettim. Keşke bu tür durumlarda kadınlar olarak gerçeklikten kopmasak, değil mi? Gerçek kalarak birbirimize destek olabilsek. Sevgilisi olana kadar herkes güçlü kadın, şartlar değişince hopp arazi. Bir aşık olmaya bakar. Hiç birini samimi bulmuyorum bu yüzden. Hayatımda bir kerecik olsun birini bile yaptıklarından ötürü yargılamamıştım. Ta ki kendim onlar tarafından yargılanana kadar. Çok büyük hatalar yapıldı bana, hiç hak etmemiştim. Bundan sonrası mümkün değil, hiç biri ile görüşmüyorum, hiç istemiyorum, hiç özlemiyorum. Arkadaşlık da sevgili olmak gibi biraz. Güven ve sadakat istiyor. Su bulanınca, benim yaşadığım kadar derin acılar yaşayınca, yapamıyorsun, devam edemiyorsun. Şimdi hayatımda gerçekten beni daha doğru yönlendiren insanlar var. Sohbetimiz, muhabbetimiz, verdikleri tepkiler falan o kadar farklı ki. Genelde de yaşça büyükler benden zaten, tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Yine ergenlik dönemimdeki gibi haddimden fazla olgunlaştım sanırım. Bir de sürekli temkinliyim ve çok fazla anlam yüklemek istemiyorum bu insanlara da. Sonradan üzülmemek için. Bak ne fena, nasıl bir travma var burada.. Benim o kızlardan alabileceğim hiçbir dostluk yok artık maalesef. Benim onlara yapabileceğim çok şey var aslında, ama onu yapmayı da ben istemiyorum. Neyse, özetle bu konuda hala çok canım yanıyor, o taraftan da ağır travma yaşadım ne yazık ki, bu da ayrı bir blog konusu 😊)

Tabi yanımda olanlar da vardı. Hatta fazla samimiyetim olmamasına rağmen bana vakit ayıran, dinleyen, destek olan bir sürü güzel insan da oldu. Bunca riyakarlığın arasında onların bu tutumu, insan olarak hepsini gözümde daha da değerli hale getirdi. Yeri geldi, fırsat olunca ben de onlara destek oldum hep. Ama işle ilgili, ama başka bir şey.. O güzel insanlar şu an benim için bir çok şeyden daha değerli..

Hani dedim ya, aşık olana kadar herkes güçlü kadın diye.. Şunu kastediyorum aslında;
Mesela sevgilisi olmayan bir kadın, sıklıkla kız arkadaşlarıyla vakit geçirip güçlü kadın triplerine giriyorsa, ama aşık olduğu zaman kimseyle görüşmeyip sevgilisi odaklı bir hayat yaşıyor ve kendi işinden, arkadaşlarından uzaklaşıyorsa (gözümle görüyorum, var böyle) benim o kadının söylediği hiçbir tavsiyeye itibarım kalmıyor.

Tam tersi şekilde, evliyken “çok mutluyum, kocişim” deyip deyip boşanır boşanmaz “eyy güçlü kadınlar” triplerine girenleri de anlamıyorum.
(Hopp spiritüel ego konuşuyor, biraz izin verelim konuşsun? Belirli dozda faydalı olabilir)
Esas mesele, o durumun tam içindeyken bunu yapabilmek. İlişkin devam ediyorken kendi hayatını aksatmamak (ne işimi, ne arkadaşlarımı, ne derneklerimi aksatmamıştım. Şimdi düşünüyorum da gerçekten helal bana..)

Bu yüzden, şu an içinde bulunduğum şartlar altında atıp tutmak istemiyorum. Bizim meslekte RTB diye bir kavram vardır. Reason To Believe. Bir şirketi analiz ettiğimizde altına gerçek hikayeler koyarız, bak senin çalışanın bunu yaşamış, bunu söylemiş, al sana ıspat gibi.

Ben de Reason To Believe arıyorum. Misal, vakt-i zamanında çok aşık olduğum Londra’da yaşayan bir adam vardı. Bu yaz zor bir zamanında beni aradı, destek istedi. Ama zamanında çok üzmüştü. Dedim ki “neden sana destek olacağımı düşünüyorsun?” şaşıp kaldı. Direk şutladım. Yani bu strateji ya da planlayarak yapılan bir şey de değil. Bunu yapabildiğimi kimseciklere ıspatlamak ya da hava atmak gibi bir gayem de yok. Oluveriyor sadece. Al sana reason to believe.

Keza aynı şekilde, uzun süre eski erkek arkadaşımla görüştüm bu kış. Sonra bir öküzlük yaptı, minicik bir şey. Neden ayrıldığımızı bana hatırlatan bir şey. Anında uzaklaştım. 2 ay sonra bir gece kıskançlık krizi geçirip saydı sövdü, neler neler söyledi bana.. Neymiş çok eğleniyormuşum. Bak burada da mesela, içimde sıfır his, sıfır şüphe.. Senelerce aşık olup geberdiğim adamdı kendisi. Direk uzaklaştım. Vücut istemiyor, ruhum istemiyor, gidemiyor, kapılamıyor artık. Otomatik olarak uzaklaşıyorsun.

Kişisel gelişim dediğin şey çok tehlikeli bir bakıma. Her an kendini çok “farkında” hissetmeye müsaitsin. Bu da bir zaman sonra kendi kibrini doğuruyor. “Biz de geçtik o yollardan, senin daha çook yolun var” kafası. Bu da spiritüel ego. Çok tehlikeli. Unutmamak lazım, bu işin sonu hiç yok. Geçen sene ben de kendimi “farkında” olarak tanımlıyordum mesela. Şimdi bulunduğum noktayla alakası bile yok geçen seneki halimin. Demek ki şu anda da yeterince uyanmış değilim bir çok şeye? Demek ki hala öğreneceğim çok şey var? Böyle düşünmek lazım.

En fenası da kendini yargılamak. Bana da diyorlardı “o kadar eğitim alıyorsun, şunları yapıyorsun, nasıl bu adamdan kopamıyorsun” diye. Haydi onları siktir et de, ben bunu kendime de çok yaptım. Kendimi yargıladım. Çok üzülüyorum o anki halime.

Bu kişisel gelişim zımbırtısı öyle basamak basamak ilerlenen, lineer bir şey değil. Örümcek ağı gibi daha çok, ya da mandala gibi, oya gibi. Bir boyuttan diğerine geçiyorsun. Birinci seviye, ikinci seviye diye bir şey yok. Farkındalığın sonu asla yok.

Bu yüzden anlamakta çok zorlanıyorum “biz de yaşadık aynı şeyleri” deyip deyip beni yalnız bırakan o arkadaşlarımı. Bunun iki açıklaması var ;
1)      Yaşadıkları her ne ise, illa ki acıtmıştır ve bir şeyler katmıştır onlara. Ama asla benim yaşadığım gibi bir şey değil.
2)      Evet ne yaşadığımı biliyorlardı ama canları destek olmak istemedi.
Bunun başka açıklaması yok, ben bulamıyorum. Yani anlamıyorum ki, şurada hiç tanımadığım iki insana faydam dokunsun diye bir şeyler yapmaya çabalıyorum. Hakikaten bunları yaşamış biri olsa daha sakin, daha bilge, daha şefkatli davranmaz mı? Ben neden böyle davranılması gerektiğini düşünüyorum peki her şeye rağmen? Gerçekten anlamıyorum bu tutumlarını. Yüzleyince de özür diliyorlar benden.

İstemiyorum artık benden özür falan dilenmesini. Bu adama sevmeyi nasıl öğretemezsem, bu kızlara da arkadaşlık prensiplerini öğretemem. Hazırı gelsin. Gerçekten istemiyorum, vaktim yok, dermanım yok insan yetiştirmeye 😊

Ondan sonra “seni özledim”. E özlersin tabi. Ben de olsam, ben de özlerim böyle lokum gibi kızı. Çuvaldızın en kalınını kendine batırmayı başaran birini, yargısızca senin yanında kalmış birini kim özlemez?

Sonra kendi kendime konuşurken “ben kendim gibi bir dostum olsun istiyorum” dedim bir gün. A-ha moment işte bu..

“Madem öyle, kendi kendinin dostu ol. Senin ne yaşadığını senden daha iyi hiç kimse bilemez, kimse seni senden daha iyi tanıyamaz. Bu kadar imtiyaz verme, kendinle dertleş, kendi kendini onayla, kendi kendini sev.. kendini sev.. kendini sev..” tralla la la budur! Buymuş yani.

Öyle süreçlerden geçtim ki, geçenlerde benimle benzer iş yapan bir arkadaşıma “kendini sev” isimli bir workshop tasarladık. Kendimi nasıl sevmediğimden yola çıkarak ilham verdim ona. Modül modül yazdık. İnanılmaz eğlenceliydi. Nisan sonu gerçekleşecek workshop’ı. Katılımcıların arasında otururken (tercihen en arkada) kendi kendime minik kutlamalar yapmayı düşünüyorum o gün.
Kaç sabah uyanıp aynaya bakıp “sen bana emanetsin bundan sonra kızım” dediğimi hatırlamıyorum yazın. Her gün. Kendi kendimin çocuğuymuşum gibi büyüttüm beni.

Kışın 8 saniye isimli bir film izledim. O filmin sonunda da ana karakter aynada kendi kendine aynı şeyi söyledi. Görünce tüylerim diken diken oldu, kafa aynı kafa demek ki.. İnanamadım, bildiğin copy paste. Film de çok iyidir bu arada, şiddetle tavsiye.

Meryll Streep’in bir yazısı çıktı yazın karşıma. Okur okumaz “yuhh” dedim içimden, “beni yazmış”. Aşağıya yapıştırıyorum ;

Bazı şeyler için artık sabrım yok; ukala biri haline geldiğim için değil, aksine hayatımda artık beni mutsuz eden ya da üzen şeyler ile vaktimi daha fazla kaybetmek istemediğim bir noktaya ulaştığım için…
Laf sokmalara, haddinden fazla eleştirilere ve hangi türden olursa olsun talep ve beklentilere artık sabrım yok.
Benden hoşlanmayan insanları memnun etmeye, beni sevmeyen insanları sevmeye ve bana gülümsemeyen insanlara gülümsemeye yönelik arzumu kaybettim.
Artık yalan söyleyen ve beni yönetmek isteyen insanlara bir tek dakika bile harcamak istemiyorum.
Oyunların, ikiyüzlülüğün, sahtekarlıkların ve ucuz övgülerin olduğu ortamlarda bulunmak istemiyorum.
Çok bilmişliğe ve akademik ukalalığa tahammülüm yok.
Aynı şekilde boş dedikodulara da bulaşmak istemiyorum.
Uyuşmazlıklardan ve karşılaştırmalardan nefret ediyorum.
Farklılıklardan, hatta zıtlıklardan oluşan bir dünyaya inanıyorum, bu nedenle katı ve toleransı olmayan olan insanlardan kaçınıyorum.
Arkadaşlıkta sadakatsizlikten ve ihanetten hoşlanmıyorum.
Birisine nasıl iltifat edileceğini ya da cesaretlendirmek için ne diyeceğini bilmeyen insanlarla bir arada olamıyorum.
Abartılar beni sıkıyor.

Ve her şeyin de üzerinde, sabrımı hak etmeyen hiç kimseye sabrım yok.

Bu yazıyı paylaştığım zaman, bir arkadaşımın annesi (60’ların başında) beni aradı ve dedi ki “sen bana bir kahveye gel bakayım”. Gittim. Sordu “ne yaşadın sen?” anlattım. İnanamadı. Çok benzer bir yargılama-onaylanma-kime ne veriyorum-o bana ne veriyor süreçlerini 43 yaşındayken yaşamış. Bu yazıyı da Meryll Streep 40’lı yaşlarında yazmış sanırım. Şaşırdı biraz kafamın geldiği noktaya.
Özetle, umursamayın lütfen dış tepkileri. Sadece kendi hissettiklerinize, ve mümkünse bir uzmanın görüşlerine kulak verin, başka hiç kimseyi dinlemeyin. Süreci kolaylaştırmak yerine daha da zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyorlar maalesef. Her şeye rağmen yanınızda oluyorlarsa şanslısınız. Olmuyorlarsa, bir şeyler zaten eksik demektir, bırakın gitsinler.

Bu işten sıyrılmak için gerçekten cesur olmak gerek. Çok sevdiğiniz birini, arkanızda hiçbir açık kapı bırakmadan terk etmek dünyanın en zor şeyi. Fakat garanti veriyorum, sonrasında müthiş güçlü ve karakterli bir kadına dönüşeceksiniz J
Öyle bir güç verdi ki bu bana, işime bile olumlu yansıdı. Artık sesim daha gür çıkıyor. Bir işe girerken bile çekinmiyorum, “hallederiz” diyorum mesela.

Çok sevdiğin birini bırakıp gitmek, TEK BAŞINA yürümek kadar insanı eğitici bir şey daha olamaz. Geçtiğimiz sene Eylül ayından beri bana bu gücü hatırlatan bir dövme taşıyorum vücudumda. Yaz sonu Bodrum dönüşü yaptırmıştım. Her gördüğümde bana gücümü hatırlatsın diye.

Birkaç minik (naçizane) tavsiyem olabilir ;

1)      O insandan uzaklaşın (Dünyanın en zor şeyi biliyorum.. Ama tek çare bu)
2)      Zamanlama konusunda kendinizi sınırlamayın. Ne zaman hazır hissederseniz o zaman. Ne çevrenizden gelen baskıları duyun, ne de kendi kendinize böyle bir baskı yaratın. Herkesin zamanlaması farklı. Ne zaman hazır hissederseniz, o zaman. Gelen email’lerde sıklıkla şanslı olduğumu, bu durumu bir sene gibi bir sürede fark etmenin / ya da fark etsen de gidebilmenin zor olduğunu yazmışsınız. Sanıyorum buna ben de inanmaya başlıyorum artık, evet biraz şanslıyım. Hem erken fark ettiğim için (gittiğimiz terapist sayesinde oldu) hem de kendim terk ettiğim için. Ama bu, ilişki içindeyken yaşanan on-off dönemlerin olmadığı anlamına gelmiyor tabi. Resmen ayrılmamış olsak bile, bence seksen kere ayrılıp barıştık biz ilişkinin içindeyken. Tarif etmekte zorlanıyorum, yaşayan anlar ama ne demek istediğimi..Bir de lütfen benimle de kıyaslamayın kendinizi. "O ayrılabilmiş, ben neden ayrılamıyorum?" diye düşünmeniz beni gerçekten üzer. Ben de kıyas değilim bu konuda. Herkesin zamanlaması, kıyası kendiyle..
3)      Bu iş yalnız bir iş. Çok dik ve güçlü durmanız gerekecek. Yapabilir misiniz? Sadece ve sadece kendi hissettiklerinize, kendi doğrularınıza güvenmek ve yalnız yürümek zorundasınız. Çok zor olacak, ama sonrasında mükemmel bir insana dönüşeceksiniz, vallahi söz!  
4)      Yargılanacaksınız. En yakınım bildiğiniz insanlar bile “gurursuz davranıyorsun, cool değişin” benzeri şeyler söyleyecek. Yaşananları asla anlamayacaklar. Bunları kaldırabilmeniz gerek. Kesinlikle duymayacaksınız.
5)      Çok gel-git yaşayacaksınız. Zaman zaman unutabilirsiniz yaşanan kötü şeyleri mesela. Bu zihninizin bir oyunu, kanmayın 😊 Hemen hemen hemen okumalara, araştırmalara devam. Ben şuna da inanmıyorum ; düşünme, eskiyi hatırlama vs mevzusuna. Ne demek hatırlama? Elbette ki flashback’ler yaşayacaksın. Elbette ki düşüneceksin neler yaşandı diye. O zaman gerçek zannettiğin bir şeyin tamamen illüzyon olduğunu öğrenmişsin. O anki hissin bambaşkaydı, şimdi bambaşka. Bu yüzden git arada bir geriye. Hatırla neler yaşandı. Erteleme, bastırma. Düşün, o anı yeniden yaşa ve o anki hislerinle şu anki hislerinin yerini değiştir. Ben böyle yaptım. Her anı yeniden yaşadım. Gerçekte olanla yerini değiştirdim.
Mesela benim okuduğum hikayelerde (sizlerden gelenler de dahil) defalarca kez ayrılıp-barışma da görüyorum sıklıkla. Bende hiç olmadı, ama yaşayan çok var. Eğer böyle bir durumun içindeyseniz, lütfen kendinize nazik davranın ve yargılamayın. Bu işe öyle herkesin pıt diye yapabileceği bir iş değil. Biliyorum ne kadar zor olduğunu. Sekiz kereyse sekiz kere, dokuz kereyse dokuz. Hiç fark etmez. Telaşsız kalın lütfen. Doğru zaman ne zamansa, o zaman harekete geçin.
6)      Sizi anlayacak en azından bir kişi olsun. Bu durum zaten, sıradan insanlar tarafından kolaylıkla anlaşılabilecek değil. Gerçekten güvendiğiniz, tercihen bir kişi ile paylaşın durumu. Ağlayın. Bağırın. Yan yana sessizce oturun. İçinizden ne geliyorsa onu yapın ama yargılanmayacağınızı bildiğiniz, şefkatli bir kalp seçin. Şu an gerçekten bebek gibi bakılmaya ihtiyacınız var, unutmayın.
7)      Profesyonel yardım alın. Ben bunun çok faydasını gördüm. Adam böyle olabilir, ama sen neden böylesin? Buna odaklanın. Ertelemeyin, üstünü örtmeyin. (Bu biraz haddimi aşan bir öneri olabilir. Herkes bu kadar cesur olmak zorunda değil. Ama hazır böyle bir şey yaşanmış, neden üzerini kapatalım? Neden benzer pattern’i tekrar tekrar yaşayalım? Değil mi? Zaten bu araştırmalara dalınca insan ister istemez giriyor, bulaşıyor bunlara. Hep söylüyorum, ben taş çatlasın 2 ay onun için üzülmüşümdür. Ondan sonrası tamamen benim kendi sürecimdi, derdim kendimleydi hep yani.
8)      Bol bol araştırma yapın, okuyun, öğrenin, kafalarının nasıl çalıştığını bilin. Tüm kaynaklar bunu öneriyor & bizzat kendim de sonuna kadar aynı fikirdeyim. Bu insanlar normal insanlar gibi değiller. Kafaları bam başka çalışıyor ve eğer siz de benim gibi ilk defa karşılaşıyorsanız, sizin de normunuz başka bir şeyse, okumadan & öğrenmeden anlamanız mümkün değil. Ne zaman kendinizi biraz güçsüz, biraz guard’ınız düşüyor gibi hissederseniz, açın makaleleri tekrar tekrar okuyun lütfen.
9)      Sevin. Uzun bir süre insan görmek istemedim. İşim gereği gördüm tabi, ya da sosyalleşmek için vs. Zaten adam hayal kırıklığının dibini yaşatmış, üstüne yakın arkadaşım dediğin insanların yarattığı travma & yalnız bırakma da eklenince, gerçekten insan denilen varlığa güvenim çok fazla sarsıldı. Yine de sevmekten vaz geçmedim. Çocukları sevdim mesela. Sık sık çocuklarla vakit geçirdim. Ya da kedilerimi sevdim. Denizi sevdim falan. Ama sevdim yani. Bütün yaz böyle geçmişti. Yaz sonu itibariyle normale dönerek insan sevmeye devam ettim. Yeni insanlarla tanıştığımda benim hakkımda yaptıkları yorumlar / aldığım geri bildirimler her zamanki bana gelecek olan yorumlardı. Bunu görünce de sevindim. Bir tür “oley be, değişmemişim o kadar da, bak hala böyle böyle deniyor hakkımda” kafası. Umut veriyor.
10)   Flört edin. Hemen değil, ne zaman hazır hissederseniz o zaman. Ama gidin bir sevişin. Ciddiyim. Atın o ölü toprağı üzerinizden. Harika hissettiriyor.

Şimdi yazdıklarımı okudum da, ne kadar kolay ya böyle oturduğun yerden klavyeye vurup vurup “bunu yap, şunu yapma” demek. Kendime sinir oldum o derece 😊
Yaşarken hiç böyle hissetmiyordum. Ama okuduğum her makale bana yukarıdakileri harfiyen öneriyordu.

Size asla ama asla kolay olacağını söyleyemem. İçiniz parçalanacak, ruhunuz ölecek bir süre. Çok acı çekeceksiniz. Çok yalnız kalacaksınız. (Çok iyimser cümleler kurmak isterim. Kişiliğim de buna fena halde müsait zaten. Ama üzgünüm bu kötülüğü size yapamam. Sokaktaki adamın söylediğini söyleyemem. Bu iş çok acıtan, çok can yakan, çok zor, uzun süren bir iş. Ama, sonrasında dönüşeceğiniz kadın, ayakları yere vurduğunda yeri göğü inleten bir kadın olacak.)

Fark ettiyseniz adamla ilgili tek satır yazmadım. Merak ediyorsanız söyleyeyim, yaz sonu karşılaşmalarımızdan sonra onu hiç görmedim. Sadece geçenlerde eski iş yerimden (onu da tanıyan) arkadaşlarımla buluştuk. Bana dediler ki “siz barıştınız mı?” yo dedim ne alaka. Aynı günlerde ikimiz de Bodrum’daymışız. Aynı yerlerden fotoğraflar paylaşmışız. Onlar da beraberiz sanmışlar. Ben Instagram’ını görmediğim için bilmiyordum tabi.

Sanki benden önce kışları Bodrum’a gidermiş gibi “bu kış sezon geç açıldı” yazmış bir de, götüm. Güldüm. Sonra adamın toplama bir bilgisayardan bir farkı olmadığını hatırladım. Benden kış Bodrum’u, Fatma’dan bir şarap markası, Ayşe’den bir film.. Derleme bir insan zaten, bu detayı önceden de paylaşmıştım. Öyle bir adam yok. Kişiliği, karakteri yok. Sadece copy-paste var. Gözlem ve gözlemlerini uygulama var. İçinden bir şey gelmiyor. Çok nadiren "acaba ne yapıyordur" diyorum, hemen akabinde eksenim geri geliyor ve "aman ne yapacak, her şey aynen deneyimlediğin gibi işte" diyorum. Bu soruyu soran da ben değilim zaten, egom. 

No contact kuralını uygulamak şahane, ama böyle bir dezavantajı var. Ne halde olduğunu görmüyorsun. Bütün kapıları sıkıca kapattığın için seninle irtibata da geçemiyor. Ortak insanlarla da görüşmüyorsun. Bu yüzden senin hakkında ne düşündüğünü, nasıl bir hayat yaşadığını, neler hissettiğini gözlemleme imkanın olmuyor. Burada bu soruyu sorarkenki farkındalık çok kıymetli ; bunu merak eden ben değilim, bu soruyu soran onaylandığımı/sevildiğimi/değerli olduğumu hissetmek ihtiyacında olan egom! Bu kadar kıymetli bir şeyi bu adamın iki dudağının arasına mı teslim edeceğim ya ben? Gerçekten mi? Deyippp hemen toparlanıveriyorsun.

Gerçekte ne yaptığı zerre ilgimi çekmedi, çekmiyor. Öldürdüm onu.

narsistiliski@gmail.com adresine yine mail atabilir, yorumlar kısmına yorum bırakabilirsiniz.
Artık burayı okumak eskisi kadar acıtmıyor. Ama bu sürekli aktif olabileceğim anlamına da gelmiyor. Ara ara kontrol edip, kendi göremediğim desteği sunmaya devam edeceğim.

Sevgiyle kalın. 

3 yorum:

  1. Selam yardima ihtiyacım var mail adresinizi alabilirmiyim

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ben yardımcı olabilirim elimden geleni yapmaya çalışırım. mail adresim narsistadamdankurtulus@gmail.com

      Sil
    2. https://narsistadamdankurtulus.blogspot.com.tr/ burada yazıyorum kendi ilişkim ve yaşadıklarımla alakalı. Belki okursunuz. Ben elimden geldiğince yardım etmeye çalışırım.

      Sil