28 Mart 2017 Salı

İlave Kaynaklar

Mail’lerde ilave kaynak soranlar olmuş.
Açıkçası, yaptığım şey google’a narcissism, narcissistic personality disorder, narcissistic abuse, understanding a narcissist mind ve benzeri cümleler yazıp önüme çıkan her makaleyi, her web sitesini inceledim. Ama bir kaçı o kadar zengindi ki içerik bakımından, çok soran olduğu için aşağıda derlemek istedim.
İlk araştırdığımda şok olmuştum, yani nasıl bu kadar yaygın olabilir, nasıl bunca zaman haberim olmaz, bunlar nasıl insanlar ki, mağdur olan kişilere özel web siteleri falan kurulmuş dedim içimden. İşin bu kadar ciddi olabileceğini ben de bilmiyordum – ki oldukça ilgiliyim psikolojiyle.
Instagram mesela.. Narsist kurbanları diye sayısız sayfa açmışlar şaka gibi.. Bir sürü kadın altına yorumlar yazıyor, birbirleri ile konuşuyorlar vs. Görünce çok ama çok şaşırdım. Keşke Türkçe de benzer bir sayfa olsa.. Birileri uğraşsa..
Birisi de mailinde demiş ki “topla bizleri, bir araya getir”. İnanır mısınız, bundan 1 sene önce olsaydı o motivasyonum vardı. Gerçekten vardı. İsterdim. Ama şimdi istemiyorum. Artık daha fazla bu işin içinde olmak istemiyorum. Ama benim yaşadıklarımı yaşayan insanlara yardım etmeye devam etmek istiyorum. En azından sadece bu şekilde. Benim bir mesleğim var, vaktimin çoğunu o alıyor. Ama mesela benim yaşlarımda psikolog bir arkadaşım var. Bana destek olduğu dönemde bir hayli zenginleşti bu konuda bilgisi. Arada yazıyorum ona “gel beraber workshop yapalım. Organizasyon ve gerçek hikaye kısmı bende, işin psikoloji tarafı sende” gibi. Sonra geçiyor. O da yoğun, o da bir türlü odaklanamıyor. Ama belli olmaz, belki ben daha da güçlenince, kendimde bu gücü tamamen bulunca yönlendirebilirim onu bu konuya. Bir de mesleğim gereği deşifre olma durumum var tabi. Adamla ismimin yan yana anılmasından bile rahatsızım şu an, bırak bunu afişe etmeyi. Şu anki hislerim bunlar.
Neyse, aşağıda ilgimi çeken birkaç web sitesi ve sosyal medya hesabı paylaşıyorum. Daha detaylı bilgi edinen & Türkçe kaynak yakalayan vs varsa bu makalenin altına yorum olarak bırakabilir, en azından böyle bir fayda sağlayabiliriz şimdiden birbirimize?


Web Siteleri & Makaleler ;
Sam Vaknin Makaleleri ; samvak.tripod.com
Sam Vaknin Videoları ; youtube.com/samvaknin
(Bu adamın kendisi de narsistik kişilik bozukluğu sahibi. Hem kitap yazmış, hem de yukarıdaki linklerde müthiş bilgiler paylaşıyor.)
After Narcissistic Abuse ; afternarcissisticabuse.wordpress.com
(Bu da benzer bir blog)
Free from toxic ; freefromtoxic.com
Angela Atkinson ; Bu kızın hem web sitesi hem youtube kanalı var. www.queenbeing.com Videolardaki tarzı bana hiç hitap etmese de faydalı bulanlar olabilir. Bilgi bilgidir.
Let Me Reach ; letmereach.com / Tamamen narsist erkeklerden canı yanan kadınlara destek olmak üzerine bir web sitesi. Faydalı forumlar var.
https://ladywithatruck.com/how/ (burada narsist bir adamla ilişki içinde olan kişinin arkadaşlarına tavsiyeler var. Arkadaşınızı dinleyin, ona inanın, araştırma yapın, yanında olun gibi şeyler yazıyor)
Alper Hasanoğlu’nun narsizm üzerine makaleleri. Alper Bey’i School of Life’ta verdiği bir eğitimle tanımıştım önceden. Radikal gazetesinde köşe yazıyor ve narsizm üzerine etkileyici tespitleri var. Basit bir Google araması ile ulaşabilirsiniz.
Instagram hesapları ;
Beware_of_the_narc
Narcissisrecovery
Narcissist.sociopath.awareness2
Narcissistic_abuse_lifecoach (bu ilginç mesela, kadın yaşam koçu ve uzmanlık alanı tamamen narsistik şiddet mağdurlarını iyileştirmek. Arada videolar falan koyuyor, biraz kıro bir hesap ama çok faydalı post’lar var)
Narcissist_free
Narcissist_survivor


 Sizin önerebileceğiniz ilave kaynak varsa bu yazıya yorum olarak iletebilirsiniz, okuyanlara faydası olur en azından.

Teşekkürler. 

11. Ay Güncellemesi & Hikayeleriniz

Aylar sonra tekrar selam..
Çok uzun zamandır ilgilenmiyordum burayla. Dün ve bugün email’lerin tümünü okuma imkanım oldu.
Tam 32 email cevaplandırdım.
Sizlerden gelen birkaç cümle şöyle ;
“..Ona bağlandım. Her şeyi yapıyor ağlıyor özür diliyor ve affetmekten kendimi alıkoyamıyorum. Bu sefer düzeldiğini söylüyor. Ama asla düzelmeyeceğini de biliyorum. Ayrılmam gerek ama beceremiyorum.”
“Size çok teşekkür ederim. Yaşadığım şey acı olmaktan çıkıp içimi biraz rahatlattı açıkçası”
“Duygusal ani şoku atlattıktan sonra ben ne yaşadım sorusunun cevabını ararken yazınıza denk geldim. Yalnız olmadığımı bilmek rahatlattı beni,”
“İnternette yaşadığım 3 yıllık süreci sorgularken yazına rastladım. Birisine mail adresini vermişsin. Gerçekten beni aşağılamadan anlayan birisine çok ihtiyacım var. Bu 3 yildir “seni anliyorum” cumlesi duymadim hic.”
“Sosyal birisi olarak tek basima kimsesiz kaliverdim odamda kimsesiz. Gerceklik algim kayboldu. Kontrolum gitti.
2016 da yazmissin yazini. Simdi gecti mi? Nasil basa cikabiliyorsun? Bunlr gercek mi? Aslinda seni hep seviyorum derken su an kendini bilincli geri cekmesi manupule edilmemden mi kaynakli?”
İşte tam da bu yüzden yazmak istedim her şeyi. Yazdığınız her email bana daha da güç verdi – üzerinden neredeyse bir sene geçmiş olsa bile. Süper sağlama yapıyor.
O kadar çok hikaye var ki, ve hepsi o kadar benzer ki, aklım çıktı.
Bambaşka şehirlerden, hatta ülkelerden email’ler aldım. Hepsine tek tek yanıt vermek istedim.
Okuduğum her hikayede yaşadıklarımı tekrar yaşadım. Tuhaf geldi, çünkü uzun zamandır bu hikayeden uzak bir hayat sürüyorum. Evet etkileniyorum, çok üzülüyorum her okudum  email’de. Ama destek de olabilmek istiyorum elimden geldiğince. Bugünlerde bunu yapabildim.
Çünkü geçen gece rüyamda gördüm bu blogu 😊 Rüyalarım bir acayip oldu zaten..
Beni merak edenler de olmuş. Çok şekersiniz gerçekten. Bomba gibiyim, zımba gibiyim.
Kış biraz depresif geçmiş olabilir, malum patlamalar vs memleket olarak zor bir kış geçirdik zaten. Ama havaların da düzelmesiyle kendimi yine harika hissediyorum.
Bütün kış çalıştım. Hala aşırı yoğun bir tempoda çalışmaktayım. Harika projelerde yer alma imkanım oldu. Güzel kazandım. Yazın hiç proje almıyorum, yine uzun bir tatil yapmak istiyorum. Tek temennim bir an evvel yazın gelmesi.
Çalışmak, daha doğrusu çalışıyor olma hali çok iyi geliyor bana. Bir kere sürekli bakımlı ve şıksın. Sosyalsin. Sürekli birileriyle tanışıyorsun. Farklı yerlerdesin. Yani en azından benim işim böyle. Bunlar insanı ayakta tutan şeyler. Bir de yaptığın şeyi seviyorsan, mis.
Düşünüyorum da, onunla beraberken bile hiç bırakmadım işimi gücümü, afffferin bana! Minicik halimle ne savaşmışım, nasıl pes etmemişim, iki kuruş kazanacağım diye neler yapmışım. Şimdi düşününce gerçekten takdir ediyorum kendimi. Şu hayatta aç kalmam ben 😊
Bu arada gezmeler tozmalar devam. Her fırsatı değerlendirip hayatın tadını çıkarmaya çalışıyorum.
Meditasyonlarım iyice derinleşti. Artık algılarımın açıklığından, hislerimin yoğunluğundan çıldırmak üzereyim. Önce tuhaf geliyordu, şimdi alışıp keyfini çıkarmaya başladım. Yaşasın meditasyon ve beni bu işlere bulaştıran insan.. (bu sene 3. Senem. Sanırım lazer epilasyondan sonra kendim için yaptığım en iyi şey diyebilirim 😊)
Bu sene yine bir eğitime katıldım. Bu seferki modülde “kendimizi korumayı” öğrendik mesela. (Keşke daha önce öğrenseymişim)
Eğitimin son seansında yerde duran sayısız çam kırığı parçası üzerinde çıplak ayakla yürüdüm. Yaptım bunu!
Düşünsene canını yakacağını bildiğin bir şey orada önünde duruyor ve sen kendinle öyle bir bütünlük halindesin ki, öyle kendine odaklısın ki, hiçbir yerin kesilmeden 7-8 adım atarak onun üzerinde yürüyorsun.. İnanılmaz bir kafa, pırıl pırıl çıkıyorsun. Sonrasında var ya, (yine büyük konuşmayayım ama) “kim üzebilir ya beni bundan sonra? Kim zarar verebilir?” diyorsun. Dünya umurumda bile değil. Canım ne isterse onu yapıyorum. Umarım başıma gelecek ilerleyen kazalarda bu bütünlüğü korumayı başarabilirim.
Bu eğitimleri bana veren kişi (aynı zamanda arkadaşım da olur, zor dönemimde mesela bana çok desteği olmuştur), bana dedi ki “en çok neler yargılıyorsun hayatta sen?”. Yazdım. Uzun uzun yazdım.
Sonra “birini seç, bir ay içerisinde yapmanı istiyorum” dedi. İtiraz ettim, bağırdım falan klasik. Yok dedim hayatta yapmam, değerlerime ters. Dedi ki “tam da bu yüzden yapmanı istiyorum”.
Yaptım.
Harika hissettirdi! 😊 Çok güzeldi.
Bir kişisel gelişim egzersizi olarak herkese şiddetle tavsiye ediyorum. Süper eğitici bir şey.. Yaşamadığın şeyi yargılamamayı öğretiyor sana. Fena halde hem de!
Yargılar, yargılarımız.. Sert duvarlarım vardı bazı konularda. Mesela evli insanlarla ilişki yaşayan kadınlarla ilgili. Ve çok açık konuşmak gerekirse kısmen bunun karmasını yaşadığıma inanıyorum.
Hayatımın farklı zamanlarında, farklı iki arkadaşım evli insanlarla beraber oldular. İlginç şekilde gözümün önünde kurumaları, sönmeleri, verdikleri tepkiler vs birbirine çok benziyordu. İşin ucu bana zarar vermeye başladığında da (öteki kadınla olan rekabetin getirdiği hırçınlık sonucu karşındakini yaralayıcı yorumlar gibi mesela) yolumu ayırmak zorunda kalmıştım.
Belki aynı şeyi yaşamadım, evli biriyle birlikte olmadım. Ama ben de, yaşayandan başka hiç kimsenin anlayamayacağı bir şey yaşadım ve ben de anlaşılmadım mesela. Bu konu çok benzerdi.
Karma her zaman başımıza gelen kötü şeylerde karşı tarafa atacağımız bir felsefe değil. Yani örneğin, A bana bunu yaptı, ilahi adalet ona tutar demek değil. Kendini de sorgulaman gerek. (yerse)
“Ben ne yapmış olabilirim acaba birine de bunu yaşıyorum şu anda” gibi. Böyle düşündüğümde (ki gerçekten bu konuda kendine çok dürüst olabilmen gerek) çok üzüldüm. Keşke onları yalnız bırakmasaydım dedim.
Sonra çeşitli meditasyonlarla o eski arkadaşlarımdan af diledim, azad ettim. Hem onları hem de kendimi.
Gerçi ben hala çok haksız yere yalnız bırakıldığıma inanıyorum. Kendimden başka kimseye bir zararım yoktu ya, gerçekten yoktu. Hiç hak etmemiştim.
Mesela 3 aydır bir ilaç şirketine bir iş yapıyorum. Nadir bir hastalığın hasta yakınları üzerindeki etkilerini araştırıyorum.
Hastalık çok nadir olduğu için, bütün ebeveynler anlaşılmamaktan şikayet ediyor. Görüşmeyi kesen akrabalar mı istersin, çocuğunu oynatmayan komşu mu istersin.. ne hikayeler.. onlar “bizi bizden başka kimse anlamıyor” dediğinde mesela, elimde değil, direk aklıma geliyor yaşadıklarım. Bu da benzer bir durum.. Bu hastalık için bir dernek var mesela, insanlar kendileri gibi olanlarla bir araya gelebiliyorlar, ve bu sayede üstesinden gelebiliyorlar yaşadıkları zorlukların. Destek ne kadar önemli di mi bu durumlarda..
Bunları düşüne düşüne, bazen şişe şişe, hep sabrederek, hep susarak, en iyisini dileyerek, sık sık meditasyon yaparak, bol bol hayır işi yaparak (çok yaptım bu sürede, kendi kendime gizlice, çok iyi geldi yardım etme duygusu) iyileştiriyorsun kendini.
Böyle böyle işler işte. Psikolojiyle bu meditatif işler harmanladığında, tadından yenmiyor. Seviyorum.
Çok değişiyorsun. Asla aynı insan olmuyorsun, aynı kalman mümkün değil. Mesela şimdilerde çok daha zengin ve keyifli yaşayıp çok daha az paylaşıyorum. Hem hislerimi daha az (ama öz) insanla paylaşıyorum, hem de sosyal medya vs eskisi kadar çok sarmıyor mesela. Gerçekte yaşadıklarım çok daha keyifli ve eğlenceli görünenden.
Bir de bu anlattığım spiritüel çalışmalarla ilgilenmeyenler için saçma gelecek biliyorum ama, gerçekten inanılmaz derin değişiklikler içindeyim. Örneğin bir gece rüyamda Gümüşlük’ü gördüm. Resmen çağırdı beni. Gümüşlük’te tek başıma oturuyorum ve birden karşıma kocaman bir tsunami geliyor. Dev ama, koskocaman bir dalga.
Araştırdım. Jung “çok derin ve köklü değişikliklerin ıspatı” diyor. Neden olur tsunami? Yer altında bir şeyler hareket edince. Çok etkilendim. Çünkü bu Jung, boru değil.
Ertesi gün kendimi Bodrum’da buldum. Mabet diyorum zaten oraya, çok iyi geliyor. Bu tür çalışmaları yapmak için de ideal. Kimleri kimleri gömdüm o sulara belli değil..

Email’lerinize ve konumuza dönersek, söyleyecek birkaç lafım var.
Öncelikle, herkese tek tek yazdığım gibi, ben konunun profesyonel uzmanı değilim. Ama, sizi dinleyebilirim ve en önemlisi anlayabilirim. Bu durumu yaşamayan hiç kimsenin anlamayacağını biliyorum. Size de “Biz de yaşadık böyle şeyler, bırak, önüne bak, zamanla geçecek” benzeri yorumlar yapan yakınlarınız olacak. Onları zihninizde susturabilir misiniz? Susturmalısınız. Bir şekilde sadece kendinize, kendi yaşadıklarınıza odaklanacak gücü bulabilmenizi dilerim. Bundan çıkmanın tek yolu “sadece kendinizi” dinlemek çünkü.
Bu blog, yazılan mail’leri yanıtlamam vs hep bu yüzden. Ben ne yazık ki arkadaş kontenjanından şanslı olamadım. Çok yalnız günlerim oldu. Çok ama. Ne yaşadığımı ben bilirim. Bu yüzden, kendi göremediğim desteği hiç tanımadığım insanlara verebilmek istiyorum. İnsan bu süreçte en çok buna ihtiyaç duyuyor, biliyorum.
Bana da söylediler bunları. Dinlemedim. Çok zor oldu ama dedim ki “bir saniye bir durun, ben bakacağım duruma”. Hoş karşılanmadı tabi, ama anlaşılmadığımda yapabileceğim başka bir şey yoktu.
Böyle hani korku filmleri olur ya, birileri gerçek katilin kim olduğunu fark etmiştir, bağırır çağırır, herkesi uyarmak ister ama kimse ciddiye almaz bunu. Kendimi aynen o karakter gibi hissediyordum.
Hatta kendime çok üzüldüğüm anlardan biri de, can hıraş okuyarak araştırarak öğrendiğim bilgileri, kendimde bulduklarımı arkadaşlarıma anlatmaya çalıştığım anlar. Hiçbir tepki alamadığım gibi, sürekli bu konuda araştırma yaptığım için bile yargılandım. Biri bir yorum yaptı, diğer ikisi de ona katıldı falan mesela. Bir Allah’ın kulu da tanıyamamış beni, bir sakin kalıp “dur bir dakika, bu kız böyle değildir, neden bahsediyor?” diye merak edip ciddiye almadı mesela. Zerre Fransızca bilmeyen birine açıp Le Monde okumakmış benim yaptığım.
Bakın şöyle bir hikaye var, biraz dini hikaye gibi ama çok anlamlı ;
Adamın birisi İmam-ı Azam'a gelmiş ve demiş ki: “Benim oğlan çok bal yiyor. Başka da bir şey yemiyor. Buna da paramızın yetmesi mümkün değil. Siz sevilen sayılan birisiniz. Ona söyleyin de bal yemesin.” … İmam-ı Azam biraz düşünür ve: "Şimdi gidin. 40 gün sonra gelin" der onlara. …… Aradan 40 gün geçer. Adam gelince İmam-ı Azam çocuğa dönüp sadece: “Oğlum, bal yeme!” der. …. Çocuğun babası bu duruma sinirlenir ve şöyle der kızarak: “Sadece 3 kelimelik bir cümle demek için mi bizi 40 gün beklettin? Bunu o zaman da söyleyebilirdin!” …. İmam-ı Azam sakinliğini bozmaz. İbret alınması gereken cevabı verir: “Ben de bal yemeyi çok severim. O günden beri 40 gün boyunca hiç bal yemedim. Demek ki bal yememe işi yapılabiliyormuş. Ben bunu kendi nefsimde başardım. Demek ki çocuk da başarabilir diye düşünerek, ona bir cümlelik bu nasihatı verme hakkını kendimde gördüm.”
Şimdi en yakın arkadaşım dediğim kıza bile “bak ben sana en yakın arkadaşım diyorum ama, en yakın arkadaş diye bir şey yok biliyorsun di mi? Yani hayat bu, sen de benden ütopik beklentiler bekleme, ben de senden beklemeyeyim, böylesi daha gerçek ve samimi” falan diyorum 😊 Kız kahkaha atıyor resmen, “ben yeni seni çok sevdim” falan diyor.
(Bu bahsettiğim kişileri tanıştıran, bir araya getiren de benim bu arada. Birkaç aylık tanışıklık. Her biri ile olan bireysel geçmişimde yaşanan hikayeler, onları çok iyi tanıyor olmam, yaptıkları güçsüz/güvensiz hamleleri bilmem, ama onların birbirini bu kadar yakın tanımaması, bir de üzerine grup psikolojisi eklenince, her birini bir ahlak bekçisi haline getirdi. Çok kısa zaman sonra, bana söyledikleri tüm cümlelerin tam tersini yaptıkları örnekler geldi önüme. Allah işte, getiriveriyor. Bazen bizzat şahit oldum, bazen üçüncü kişilerden duydum. Bir çoğunu yüzlemedim. Gülümsedim ve devam ettim. Keşke bu tür durumlarda kadınlar olarak gerçeklikten kopmasak, değil mi? Gerçek kalarak birbirimize destek olabilsek. Sevgilisi olana kadar herkes güçlü kadın, şartlar değişince hopp arazi. Bir aşık olmaya bakar. Hiç birini samimi bulmuyorum bu yüzden. Hayatımda bir kerecik olsun birini bile yaptıklarından ötürü yargılamamıştım. Ta ki kendim onlar tarafından yargılanana kadar. Çok büyük hatalar yapıldı bana, hiç hak etmemiştim. Bundan sonrası mümkün değil, hiç biri ile görüşmüyorum, hiç istemiyorum, hiç özlemiyorum. Arkadaşlık da sevgili olmak gibi biraz. Güven ve sadakat istiyor. Su bulanınca, benim yaşadığım kadar derin acılar yaşayınca, yapamıyorsun, devam edemiyorsun. Şimdi hayatımda gerçekten beni daha doğru yönlendiren insanlar var. Sohbetimiz, muhabbetimiz, verdikleri tepkiler falan o kadar farklı ki. Genelde de yaşça büyükler benden zaten, tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Yine ergenlik dönemimdeki gibi haddimden fazla olgunlaştım sanırım. Bir de sürekli temkinliyim ve çok fazla anlam yüklemek istemiyorum bu insanlara da. Sonradan üzülmemek için. Bak ne fena, nasıl bir travma var burada.. Benim o kızlardan alabileceğim hiçbir dostluk yok artık maalesef. Benim onlara yapabileceğim çok şey var aslında, ama onu yapmayı da ben istemiyorum. Neyse, özetle bu konuda hala çok canım yanıyor, o taraftan da ağır travma yaşadım ne yazık ki, bu da ayrı bir blog konusu 😊)
Tabi yanımda olanlar da vardı. Hatta fazla samimiyetim olmamasına rağmen bana vakit ayıran, dinleyen, destek olan bir sürü güzel insan da oldu. Bunca riyakarlığın arasında onların bu tutumu, insan olarak hepsini gözümde daha da değerli hale getirdi. Yeri geldi, fırsat olunca ben de onlara destek oldum hep. Ama işle ilgili, ama başka bir şey.. O güzel insanlar şu an benim için bir çok şeyden daha değerli..
Hani dedim ya, aşık olana kadar herkes güçlü kadın diye.. Şunu kastediyorum aslında;
Mesela sevgilisi olmayan bir kadın, sıklıkla kız arkadaşlarıyla vakit geçirip güçlü kadın triplerine giriyorsa, ama aşık olduğu zaman kimseyle görüşmeyip sevgilisi odaklı bir hayat yaşıyor ve kendi işinden, arkadaşlarından uzaklaşıyorsa (gözümle görüyorum, var böyle) benim o kadının söylediği hiçbir tavsiyeye itibarım kalmıyor.
Tam tersi şekilde, evliyken “çok mutluyum, kocişim” deyip deyip boşanır boşanmaz “eyy güçlü kadınlar” triplerine girenleri de anlamıyorum.
(Hopp spiritüel ego konuşuyor, biraz izin verelim konuşsun? Belirli dozda faydalı olabilir)
Esas mesele, o durumun tam içindeyken bunu yapabilmek. İlişkin devam ediyorken kendi hayatını aksatmamak (ne işimi, ne arkadaşlarımı, ne derneklerimi aksatmamıştım. Şimdi düşünüyorum da gerçekten helal bana..)
Bu yüzden, şu an içinde bulunduğum şartlar altında atıp tutmak istemiyorum. Bizim meslekte RTB diye bir kavram vardır. Reason To Believe. Bir şirketi analiz ettiğimizde altına gerçek hikayeler koyarız, bak senin çalışanın bunu yaşamış, bunu söylemiş, al sana ıspat gibi.
Ben de Reason To Believe arıyorum. Misal, vakt-i zamanında çok aşık olduğum Londra’da yaşayan bir adam vardı. Bu yaz zor bir zamanında beni aradı, destek istedi. Ama zamanında çok üzmüştü. Dedim ki “neden sana destek olacağımı düşünüyorsun?” şaşıp kaldı. Direk şutladım. Yani bu strateji ya da planlayarak yapılan bir şey de değil. Bunu yapabildiğimi kimseciklere ıspatlamak ya da hava atmak gibi bir gayem de yok. Oluveriyor sadece. Al sana reason to believe.
Keza aynı şekilde, uzun süre eski erkek arkadaşımla görüştüm bu kış. Sonra bir öküzlük yaptı, minicik bir şey. Neden ayrıldığımızı bana hatırlatan bir şey. Anında uzaklaştım. 2 ay sonra bir gece kıskançlık krizi geçirip saydı sövdü, neler neler söyledi bana.. Neymiş çok eğleniyormuşum. Bak burada da mesela, içimde sıfır his, sıfır şüphe.. Senelerce aşık olup geberdiğim adamdı kendisi. Direk uzaklaştım. Vücut istemiyor, ruhum istemiyor, gidemiyor, kapılamıyor artık. Otomatik olarak uzaklaşıyorsun.
Kişisel gelişim dediğin şey çok tehlikeli bir bakıma. Her an kendini çok “farkında” hissetmeye müsaitsin. Bu da bir zaman sonra kendi kibrini doğuruyor. “Biz de geçtik o yollardan, senin daha çook yolun var” kafası. Bu da spiritüel ego. Çok tehlikeli. Unutmamak lazım, bu işin sonu hiç yok. Geçen sene ben de kendimi “farkında” olarak tanımlıyordum mesela. Şimdi bulunduğum noktayla alakası bile yok geçen seneki halimin. Demek ki şu anda da yeterince uyanmış değilim bir çok şeye? Demek ki hala öğreneceğim çok şey var? Böyle düşünmek lazım.
En fenası da kendini yargılamak. Bana da diyorlardı “o kadar eğitim alıyorsun, şunları yapıyorsun, nasıl bu adamdan kopamıyorsun” diye. Haydi onları siktir et de, ben bunu kendime de çok yaptım. Kendimi yargıladım. Çok üzülüyorum o anki halime.
Bu kişisel gelişim zımbırtısı öyle basamak basamak ilerlenen, lineer bir şey değil. Örümcek ağı gibi daha çok, ya da mandala gibi, oya gibi. Bir boyuttan diğerine geçiyorsun. Birinci seviye, ikinci seviye diye bir şey yok. Farkındalığın sonu asla yok.
Bu yüzden anlamakta çok zorlanıyorum “biz de yaşadık aynı şeyleri” deyip deyip beni yalnız bırakan o arkadaşlarımı. Bunun iki açıklaması var ;
1)      Yaşadıkları her ne ise, illa ki acıtmıştır ve bir şeyler katmıştır onlara. Ama asla benim yaşadığım gibi bir şey değil.
2)      Evet ne yaşadığımı biliyorlardı ama canları destek olmak istemedi.
Bunun başka açıklaması yok, ben bulamıyorum. Yani anlamıyorum ki, şurada hiç tanımadığım iki insana faydam dokunsun diye bir şeyler yapmaya çabalıyorum. Hakikaten bunları yaşamış biri olsa daha sakin, daha bilge, daha şefkatli davranmaz mı? Ben neden böyle davranılması gerektiğini düşünüyorum peki her şeye rağmen? Gerçekten anlamıyorum bu tutumlarını. Yüzleyince de özür diliyorlar benden.
İstemiyorum artık benden özür falan dilenmesini. Bu adama sevmeyi nasıl öğretemezsem, bu kızlara da arkadaşlık prensiplerini öğretemem. Hazırı gelsin. Gerçekten istemiyorum, vaktim yok, dermanım yok insan yetiştirmeye 😊
Ondan sonra “seni özledim”. E özlersin tabi. Ben de olsam, ben de özlerim böyle lokum gibi kızı. Çuvaldızın en kalınını kendine batırmayı başaran birini, yargısızca senin yanında kalmış birini kim özlemez?
Sonra kendi kendime konuşurken “ben kendim gibi bir dostum olsun istiyorum” dedim bir gün. A-ha moment işte bu..
“Madem öyle, kendi kendinin dostu ol. Senin ne yaşadığını senden daha iyi hiç kimse bilemez, kimse seni senden daha iyi tanıyamaz. Bu kadar imtiyaz verme, kendinle dertleş, kendi kendini onayla, kendi kendini sev.. kendini sev.. kendini sev..” tralla la la budur! Buymuş yani.
Öyle süreçlerden geçtim ki, geçenlerde benimle benzer iş yapan bir arkadaşıma “kendini sev” isimli bir workshop tasarladık. Kendimi nasıl sevmediğimden yola çıkarak ilham verdim ona. Modül modül yazdık. İnanılmaz eğlenceliydi. Nisan sonu gerçekleşecek workshop’ı. Katılımcıların arasında otururken (tercihen en arkada) kendi kendime minik kutlamalar yapmayı düşünüyorum o gün.
Kaç sabah uyanıp aynaya bakıp “sen bana emanetsin bundan sonra kızım” dediğimi hatırlamıyorum yazın. Her gün. Kendi kendimin çocuğuymuşum gibi büyüttüm beni.
Kışın 8 saniye isimli bir film izledim. O filmin sonunda da ana karakter aynada kendi kendine aynı şeyi söyledi. Görünce tüylerim diken diken oldu, kafa aynı kafa demek ki.. İnanamadım, bildiğin copy paste. Film de çok iyidir bu arada, şiddetle tavsiye.
Meryll Streep’in bir yazısı çıktı yazın karşıma. Okur okumaz “yuhh” dedim içimden, “beni yazmış”. Aşağıya yapıştırıyorum ;
Bazı şeyler için artık sabrım yok; ukala biri haline geldiğim için değil, aksine hayatımda artık beni mutsuz eden ya da üzen şeyler ile vaktimi daha fazla kaybetmek istemediğim bir noktaya ulaştığım için…
Laf sokmalara, haddinden fazla eleştirilere ve hangi türden olursa olsun talep ve beklentilere artık sabrım yok.
Benden hoşlanmayan insanları memnun etmeye, beni sevmeyen insanları sevmeye ve bana gülümsemeyen insanlara gülümsemeye yönelik arzumu kaybettim.
Artık yalan söyleyen ve beni yönetmek isteyen insanlara bir tek dakika bile harcamak istemiyorum.
Oyunların, ikiyüzlülüğün, sahtekarlıkların ve ucuz övgülerin olduğu ortamlarda bulunmak istemiyorum.
Çok bilmişliğe ve akademik ukalalığa tahammülüm yok.
Aynı şekilde boş dedikodulara da bulaşmak istemiyorum.
Uyuşmazlıklardan ve karşılaştırmalardan nefret ediyorum.
Farklılıklardan, hatta zıtlıklardan oluşan bir dünyaya inanıyorum, bu nedenle katı ve toleransı olmayan olan insanlardan kaçınıyorum.
Arkadaşlıkta sadakatsizlikten ve ihanetten hoşlanmıyorum.
Birisine nasıl iltifat edileceğini ya da cesaretlendirmek için ne diyeceğini bilmeyen insanlarla bir arada olamıyorum.
Abartılar beni sıkıyor.

Ve her şeyin de üzerinde, sabrımı hak etmeyen hiç kimseye sabrım yok.

Bu yazıyı paylaştığım zaman, bir arkadaşımın annesi (60’ların başında) beni aradı ve dedi ki “sn bana bir kahveye gel bakayım”. Gittim. Sordu “ne yaşadın sen?” anlattım. İnanamadı. Çok benzer bir yargılama-onaylanma-kime ne veriyorum-o bana ne veriyor süreçlerini 43 yaşındayken yaşamış. Bu yazıyı da Meryll Streep 40’lı yaşlarında yazmış sanırım. Şaşırdı biraz kafamın geldiği noktaya.
Özetle, umursamayın lütfen dış tepkileri. Sadece kendi hissettiklerinize, ve mümkünse bir uzmanın görüşlerine kulak verin, başka hiç kimseyi dinlemeyin. Süreci kolaylaştırmak yerine daha da zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyorlar maalesef. Her şeye rağmen yanınızda oluyorlarsa şanslısınız. Olmuyorlarsa, bir şeyler zaten eksik demektir, bırakın gitsinler.
Bu işten sıyrılmak için gerçekten cesur olmak gerek. Çok sevdiğiniz birini, arkanızda hiçbir açık kapı bırakmadan terk etmek dünyanın en zor şeyi. Fakat garanti veriyorum, sonrasında müthiş güçlü ve karakterli bir kadına dönüşeceksiniz J
Öyle bir güç verdi ki bu bana, işime bile olumlu yansıdı. Artık sesim daha gür çıkıyor. Bir işe girerken bile çekinmiyorum, “hallederiz” diyorum mesela.
Çok sevdiğin birini bırakıp gitmek, TEK BAŞINA yürümek kadar insanı eğitici bir şey daha olamaz. Geçtiğimiz sene Eylül ayından beri bana bu gücü hatırlatan bir dövme taşıyorum vücudumda. Yaz sonu Bodrum dönüşü yaptırmıştım. Her gördüğümde bana gücümü hatırlatsın diye.
Birkaç minik (naçizane) tavsiyem olabilir ;
1)      O insandan uzaklaşın (Dünyanın en zor şeyi biliyorum.. Ama tek çare bu)
2)      Zamanlama konusunda kendinizi sınırlamayın. Ne zaman hazır hissederseniz o zaman. Ne çevrenizden gelen baskıları duyun, ne de kendi kendinize böyle bir baskı yaratın. Herkesin zamanlaması farklı. Ne zaman hazır hissederseniz, o zaman. Gelen email’lerde sıklıkla şanslı olduğumu, bu durumu bir sene gibi bir sürede fark etmenin / ya da fark etsen de gidebilmenin zor olduğunu yazmışsınız. Sanıyorum buna ben de inanmaya başlıyorum artık, evet biraz şanslıyım. Hem erken fark ettiğim için (gittiğimiz terapist sayesinde oldu) hem de kendim terk ettiğim için. Ama bu, ilişki içindeyken yaşanan on-off dönemlerin olmadığı anlamına gelmiyor tabi. Resmen ayrılmamış olsak bile, bence seksen kere ayrılıp barıştık biz ilişkinin içindeyken. Tarif etmekte zorlanıyorum, yaşayan anlar ama ne demek istediğimi..
3)      Bu iş yalnız bir iş. Çok dik ve güçlü durmanız gerekecek. Yapabilir misiniz? Sadece ve sadece kendi hissettiklerinize, kendi doğrularınıza güvenmek ve yalnız yürümek zorundasınız. Çok zor olacak, ama sonrasında mükemmel bir insana dönüşeceksiniz, vallahi söz!  
4)      Yargılanacaksınız. En yakınım bildiğiniz insanlar bile “gurursuz davranıyorsun, cool değişin” benzeri şeyler söyleyecek. Yaşananları asla anlamayacaklar. Bunları kaldırabilmeniz gerek. Kesinlikle duymayacaksınız.
5)      Çok gel-git yaşayacaksınız. Zaman zaman unutabilirsiniz yaşanan kötü şeyleri mesela. Bu zihninizin bir oyunu, kanmayın 😊 Hemen hemen hemen okumalara, araştırmalara devam. Ben şuna da inanmıyorum ; düşünme, eskiyi hatırlama vs mevzusuna. Ne demek hatırlama? Elbette ki flashback’ler yaşayacaksın. Elbette ki düşüneceksin neler yaşandı diye. O zaman gerçek zannettiğin bir şeyin tamamen illüzyon olduğunu öğrenmişsin. O anki hissin bambaşkaydı, şimdi bambaşka. Bu yüzden git arada bir geriye. Hatırla neler yaşandı. Erteleme, bastırma. Düşün, o anı yeniden yaşa ve o anki hislerinle şu anki hislerinin yerini değiştir. Ben böyle yaptım. Her anı yeniden yaşadım. Gerçekte olanla yerini değiştirdim.
Mesela benim okuduğum hikayelerde (sizlerden gelenler de dahil) defalarca kez ayrılıp-barışma da görüyorum sıklıkla. Bende hiç olmadı, ama yaşayan çok var. Eğer böyle bir durumun içindeyseniz, lütfen kendinize nazik davranın ve yargılamayın. Bu işe öyle herkesin pıt diye yapabileceği bir iş değil. Biliyorum ne kadar zor olduğunu. Sekiz kereyse sekiz kere, dokuz kereyse dokuz. Hiç fark etmez. Telaşsız kalın lütfen. Doğru zaman ne zamansa, o zaman harekete geçin.
6)      Sizi anlayacak en azından bir kişi olsun. Bu durum zaten, sıradan insanlar tarafından kolaylıkla anlaşılabilecek değil. Gerçekten güvendiğiniz, tercihen bir kişi ile paylaşın durumu. Ağlayın. Bağırın. Yan yana sessizce oturun. İçinizden ne geliyorsa onu yapın ama yargılanmayacağınızı bildiğiniz, şefkatli bir kalp seçin. Şu an gerçekten bebek gibi bakılmaya ihtiyacınız var, unutmayın.
7)      Profesyonel yardım alın. Ben bunun çok faydasını gördüm. Adam böyle olabilir, ama sen neden böylesin? Buna odaklanın. Ertelemeyin, üstünü örtmeyin. (Bu biraz haddimi aşan bir öneri olabilir. Herkes bu kadar cesur olmak zorunda değil. Ama hazır böyle bir şey yaşanmış, neden üzerini kapatalım? Neden benzer pattern’i tekrar tekrar yaşayalım? Değil mi? Zaten bu araştırmalara dalınca insan ister istemez giriyor, bulaşıyor bunlara. Hep söylüyorum, ben taş çatlasın 2 ay onun için üzülmüşümdür. Ondan sonrası tamamen benim kendi sürecimdi, derdim kendimleydi hep yani.
8)      Bol bol araştırma yapın, okuyun, öğrenin, kafalarının nasıl çalıştığını bilin. Tüm kaynaklar bunu öneriyor & bizzat kendim de sonuna kadar aynı fikirdeyim. Bu insanlar normal insanlar gibi değiller. Kafaları bam başka çalışıyor ve eğer siz de benim gibi ilk defa karşılaşıyorsanız, sizin de normunuz başka bir şeyse, okumadan & öğrenmeden anlamanız mümkün değil. Ne zaman kendinizi biraz güçsüz, biraz guard’ınız düşüyor gibi hissederseniz, açın makaleleri tekrar tekrar okuyun lütfen.
9)      Sevin. Uzun bir süre insan görmek istemedim. İşim gereği gördüm tabi, ya da sosyalleşmek için vs. Zaten adam hayal kırıklığının dibini yaşatmış, üstüne yakın arkadaşım dediğin insanların yarattığı travma & yalnız bırakma da eklenince, gerçekten insan denilen varlığa güvenim çok fazla sarsıldı. Yine de sevmekten vaz geçmedim. Çocukları sevdim mesela. Sık sık çocuklarla vakit geçirdim. Ya da kedilerimi sevdim. Denizi sevdim falan. Ama sevdim yani. Bütün yaz böyle geçmişti. Yaz sonu itibariyle normale dönerek insan sevmeye devam ettim. Yeni insanlarla tanıştığımda benim hakkımda yaptıkları yorumlar / aldığım geri bildirimler her zamanki bana gelecek olan yorumlardı. Bunu görünce de sevindim. Bir tür “oley be, değişmemişim o kadar da, bak hala böyle böyle deniyor hakkımda” kafası. Umut veriyor.
10)   Flört edin. Hemen değil, ne zaman hazır hissederseniz o zaman. Ama gidin bir sevişin. Ciddiyim. Atın o ölü toprağı üzerinizden. Harika hissettiriyor.
Şimdi yazdıklarımı okudum da, ne kadar kolay ya böyle oturduğun yerden klavyeye vurup vurup “bunu yap, şunu yapma” demek. Kendime sinir oldum o derece 😊
Yaşarken hiç böyle hissetmiyordum. Ama okuduğum her makale bana yukarıdakileri harfiyen öneriyordu.
Size asla ama asla kolay olacağını söyleyemem. İçiniz parçalanacak, ruhunuz ölecek bir süre. Çok acı çekeceksiniz. Çok yalnız kalacaksınız. (Çok iyimser cümleler kurmak isterim. Kişiliğim de buna fena halde müsait zaten. Ama üzgünüm bu kötülüğü size yapamam. Sokaktaki adamın söylediğini söyleyemem. Bu iş çok acıtan, çok can yakan, çok zor, uzun süren bir iş. Ama, sonrasında dönüşeceğiniz kadın, ayakları yere vurduğunda yeri göğü inleten bir kadın olacak.)
Fark ettiyseniz adamla ilgili tek satır yazmadım. Merak ediyorsanız söyleyeyim, yaz sonu karşılaşmalarımızdan sonra onu hiç görmedim. Sadece geçenlerde eski iş yerimden (onu da tanıyan) arkadaşlarımla buluştuk. Bana dediler ki “siz barıştınız mı?” yo dedim ne alaka. Aynı günlerde ikimiz de Bodrum’daymışız. Aynı yerlerden fotoğraflar paylaşmışız. Onlar da beraberiz sanmışlar. Ben Instagram’ını görmediğim için bilmiyordum tabi.
Sanki benden önce kışları Bodrum’a gidermiş gibi “bu kış sezon geç açıldı” yazmış bir de, götüm. Güldüm. Sonra adamın toplama bir bilgisayardan bir farkı olmadığını hatırladım. Benden kış Bodrum’u, Fatma’dan bir şarap markası, Ayşe’den bir film.. Derleme bir insan zaten, bu detayı önceden de paylaşmıştım. Öyle bir adam yok. Kişiliği, karakteri yok. Sadece copy-paste var. Gözlem ve gözlemlerini uygulama var. İçinden bir şey gelmiyor. Çok nadiren "acaba ne yapıyordur" diyorum, hemen akabinde eksenim geri geliyor ve "aman ne yapacak, her şey aynen deneyimlediğin gibi işte" diyorum. Bu soruyu soran da ben değilim zaten, egom. No contact kuralını uygulamak şahane, ama böyle bir dezavantajı var. Ne halde olduğunu görmüyorsun. Bütün kapıları sıkıca kapattığın için seninle irtibata da geçemiyor. Ortak insanlarla da görüşmüyorsun. Bu yüzden senin hakkında ne düşündüğünü, nasıl bir hayat yaşadığını, neler hissettiğini gözlemleme imkanın olmuyor. Burada bu soruyu sorarkenki farkındalık çok kıymetli ; bunu merak eden ben değilim, bu soruyu soran onaylandığımı/sevildiğimi/değerli olduğumu hissetmek ihtiyacında olan egom! Bu kadar kıymetli bir şeyi bu adamın iki dudağının arasına mı teslim edeceğim ya ben? Gerçekten mi? Deyippp hemen toparlanıveriyorsun.
Gerçekte ne yaptığı zerre ilgimi çekmedi, çekmiyor. Öldürdüm onu.
narsistiliski@gmail.com adresine yine mail atabilir, yorumlar kısmına yorum bırakabilirsiniz.
Artık burayı okumak eskisi kadar acıtmıyor. Ama bu sürekli aktif olabileceğim anlamına da gelmiyor. Ara ara kontrol edip, kendi göremediğim desteği sunmaya devam edeceğim.

Sevgiyle kalın. 

11 Ekim 2016 Salı

6. Ay Güncellemesi - İçler Dışlar Çarpımı

Bugün bir sürü başka makale de yazdım :) Hızımı alamadım, madem öyle bu blog’a da uğrayayım biraz..

Kabustan kurtulduğumdan beri geçen 6 ay.. Bir bakalım, görünenin ötesinde neler yaşanmış..

İlk 1-2 ayı hatırlıyorum. Epey zordu.

Onu kesinlikle özlemedim, o zamanlarda bile. Yani onun tarif ettiği gibi ondan vazgeçememe durumu, özlem vs kesinlikle yok.

Ama şu var ; öyle özdeşleştim, öyle içine girdim, öyle hissettim ki onu. Kendimi en son ailesine küfür ederken hatırlıyorum içten içte. “Bu adama ne yaptınız? O o zamanlar minicik bir çocuktu, ne istediniz ondan? Neden bu hale getirdiniz? Sevginizi neden esirgediniz? Allah sizin de belanızı versin” dediğimi hatırlıyorum. Kendi kendime tabi.

Çocukluk resimlerine bakıp, başına gelmiş olabilecek türlü felaketleri hayal ettiğimi, bunlarla o minicik yaşında nasıl baş edemediğini ve ne kadar yalnız bırakıldığını düşünüp, uzunca bir süre ben “o” oldum.

Ona bürünüp, onu çözmeye çalışırken de kendimle karşılaştım. Ve karşımda gördüğüm manzara hiç hoşuma gitmedi. Gördüğüm şeyi hiç sevmedim.

Anlatayım.

Beraber gittiğimiz terapiste birkaç seans daha devam ettim. Bir tür onaylanma ihtiyacım vardı. Bir şeyler yolunda değil, ve hiç kimse beni anlamıyor.
Şu an hala yaşadıklarımı sıfırdan birine anlatsam, beni kendi kadar dinleyecek, kendi kadar anlayacak.
O anda istediğin tek şey anlaşılmak. Tuhaf bir kafa. Biraz şefkat, bir anlayış. Hepsi bu.

Yakın çevrem de ne yazık ki bu konuda sınıfta kaldı. Fiziken görüşmeye devam etsem de ruhen ciddi kopuş yaşadığım arkadaşlıklarım oldu.

Kendi kendime, tek başıma, okuyarak, araştırarak, öğrenerek, bilene sorarak, yaşayanlara ulaşarak, kendi yolumu buldum. İyi ki yapmışım bunları, iyi ki pes etmemişim hiç. Bana olan faydası tarifsiz, geri dönüşleri mükemmel oldu zira.

Onu kurcalarken kendimi buldum dedim ya, buna kaç kişi cesaret gösterirdi bilemiyorum. Etrafımdan bana söylenilen gibi ‘geçip gitmedim, bırakıp devam etmedim’ ben. Üzerine gittim. Elimi içine soktum. En pis yerlerini gördüm işin.

Onu keşfetmeye çalışırken, kendimde de biraz ondan gördüğümü fark ettim. Yani bence, bana göre, ben de (özellikle ergenlik dönemimde) hafif seviyede bir narsisttim.

Klasik ‘Annem babam beni yeterince sevmedi, ben de kendimi sevdim’ durumu özetle.

Farkımız, seviyelerimizdi. Bir de gücümüz. Ben ondan daha güçlüyüm. Yüzleşme cesaretim var ve üzerine gidebiliyorum. Bunların hiçbiri onda yok.

Bir de, sanırım bu zımbırtı gerçekten seviye seviye.. Yani ben asla ama asla insan kullandığımı, insanları bana hizmet edecek araçlar olarak gördüğümü düşünmüyorum. Hatta kendimden şüphe edip sordum. Beni eskiden tanıyan insanlara sordum. Eski günlüklerimi okudum. Girdim ta içine. Öyle bir geri bildirim de almadım çok şükür. Sanırım bendeki seviye narsistik tandans. Eğilim. Şimdi ise, bu "EGO-ACTIVATED" durumumu hissettiğim anda yönetebiliyorum. Yani şöyle, fark ediyorum "evet, şu an içindeki savunma mekanizman konuşuyor, sence buna gerçekten ihtiyacın var mı? Bu kadar güçsüz müsün gerçekten?" diyorum. Bunu deyince de geçiyor zaten. Hoş, bu gözle bakarsan herkeste var biraz. Kimseye zarar vermediğin müddetçe, bir miktar olmasında sakınca olmaz gibi? 

Narsizm ve codependency çok zıt ama bir o kadar da benzer kavramlar zaten. Çok derine inmeme gerek yok. Herkesin hikayesi kendine tabi, ama bir noktada "yaşasın psikoloji bilimi" diye haykırasın geliyor. Birileri seni senden önce çözmüş, yazmış falan.. Güzel bir destek.. 

Bu yüzden bu adamla yaşadığım ilişki bana bu kadar derin koydu işte. Mesele adam değil, adam bir figür. Öylesine gelip geçen biri sadece. Mesele ben.

Anneme kızdım çok. Çok ama. Beni ihmal ettiği günleri anımsadım.

Özgüven, özsaygı, özsevgi, özdisiplin.. Başında öz olan her şeyin anne ile ilgili olduğunu biliyor muydunuz?

Bu adamla bu kadar uğraşmamın, yanında kalmayı seçmemin altındaki motivasyonun, geçmişte annemden almak istediğim ilgi olduğunu söylesem? Çok mu sıkıcı ya da bayık gelir? Gerçek buydu.
Annemin bana vermesi gereken sevgiyi kendi kendime vermenin yollarını öğrendim. Kitaplar okudum. Meditatif birkaç çalışma öğrendim. Kaçmadım. Üstüne gittim.

Bende eksikler vardı. Birkaç spiritüel eğitimin ardından bir hayli toparlamışım aslında, şimdi daha iyi görebiliyorum. Sonra gittim böyle bir canavarı çektim, sebebi vardı, sebebi benim gelişimime destek olmasıydı. Miladını doldurdu. İşini yaptı. Bitti.

Annemle de ilişkim, belki son 25 senedir olmadığı kadar iyi. Tamamen düzeldi diyemem, ama içimde müthiş gelişme var. Önemli olan da o zaten.

Peki neleri değiştirdi?

Artık “The nicest person in the World” değilim. Baya sınırlar çizmeyi öğrendim.

Gerekliydi.  İyi oldu.

Çevrem şaşkınlıkla izleyecek muhtemelen ama, benim yolum bu.

Memnun muyum bu halimden? Pek değil. Alışamadım.

Sevemedim yeni yerimi. Solarım ben burada. Bir gün ışığı lazım, bir yerleri kırmam, o ışığı almam lazım. Ya da koca bir kutu boya lazım, pembe.

O böyle mi yaşıyor hep? Hep hesaplayarak? Ne fena.. Hayat mı bu? Çok sevimsiz. His yok. Duygu yok hiç burada. Çok gri. Çok sahte. Nasıl yaşadı bunca sene?

En çok hazmedemediğim şey ise şunlar ;

1)      Baya bile isteye manipüle edildiğimi nasıl fark edemedim? (kendimi affetmem epey zamanımı aldı)
2)      Yanında bu kadar açık konuşan, bu kadar onu anlayan, kollarında ağladığı bir kadın bulmuşken, neden yine konfor alanında kalmayı seçti?

Yemin ediyorum başka derdim yoktu. Bir tek bu ikisi.

O da düşününce yani. Yoksa hayat baya güzel devam ediyor.

Eski erkek arkadaşımla görüşüyorum yeniden. Hatta bu satırları onun evinden yazıyorum.

Planlı olmadı. Açıkça her şeyi anlatıyorum da ona. Böyle kuzu kuzu oturuyoruz yan yana. Geziyoruz falan. Aşık değilim. Bence o da değil. Seviyoruz birbirimizi. Ve nedense iyi geliyoruz birbirimize şu an. Vaat yok, bir şey yok. 


Beni mutlu etmek için harcadığı çabayı görünce, nasıl etrafımda dört döndüğünü görünce, yaşadığım o kabusa lanet okuyorum. Dünya varmış diyorum. Buydu sevilmek diyorum. 

Adam olmak öyle havalı arabalar restoranlarla olmuyor. Onlar herkeste var. Şu an görüştüğüm insanda da var, eğer mesele buysa.

Mesele gittiğin yerde keyifle oturmak. E ben, bu adamı hayatımdan çıkardıktan sonra çok daha keyifli bir hayat yaşıyorum? Daha mutluyum? Neydi o zaman beni tutan?

Dedikçeeeee… Derinleşiyorsun. Üstünü kapamak da bir tercih tabi ama, bunca farkındalıkla yapamadım onu işte.

Şu an geldiğim nokta inanılır gibi değil. İş ilişkilerim, aile ilişkilerim, arkadaşlıklarım.. Hepsinin altını üstüne getirdim. Hoşlanmadığım bir çok şey buldum. Hepsini temizlemeye karar verdim.
Bu güç nereden geliyor, nasıl oldu bilmiyorum ama dönüştüğüm şey harika oldu.

Önümüze gelene bin tekme diye bir oyun vardı çocukken. Kol kola girer, bacaklarımızı kocaman aça aça yürürdük. Tam öyle hissediyorum.

Birini gözlemlerken, ya da alakasız bir şeyi konuşurken artık daha etraflıca analiz edebiliyorum. İyi kadar kötüyü de görebiliyorum. Sonra kötüyü de gördüğüm için kendimi "zehirlenmiş" hissediyorum. Sonra diyorum ki "bu da geçecek". Bir miktar kalsın, biraz olması sağlıklı. Bunu yönetmeye ve dengelemeye çalışıyorum sürekli işte. Çünkü bende hiç yoktu. Ne masumdum, ne güzeldi. Burada bir tercih yapmam gerekecek, konfor alanımda kalıp "Hayır, reddediyorum. Hayat böyle olmak zorunda değil. Ben yine saf kalacağım" deyip, benzer durumları kendime çekmeye devam edebilirim. Ya da, biraz akıllanıp, kötülükleri de görüp, iyiyi "seçebilirim". Benim fabrika ayarlarım "iyiydi". Aklımın ucundan geçmezdi böyle bir dünya, böyle insanlar.. Şimdi geçiyor.

Bir taraftan çok seviyorum dönüştüğüm şeyi, çok yakıştığımızı düşünüyorum. Özüm buymuş demek ki. Ne güçmüş anasını satayım, neredeymiş bunca zaman? Niye saklamışım? Neyden korkmuşum tam olarak? Dünya sikimde değil :) Ve şov ya da şekil de değil, basbayağı gerçek çok acayip..

Neye güvendiğimi de bilmiyorum. Kendime sanırım. Belki de ilk defa..Hayatımın masumiyet aşaması bitti sanki. Gerçekçi/realist bir dönem başladı gibi. Böyle hissediyorum. 

Diğer taraftan, alışmadık kıçta don durmazmış hesabı, temkinli ilerlemeye gayret ediyorum. Birini ya da bir şeyi yıkmak ya da kaybetmek müthiş kolay. Bu yüzden geceleri biraz da Allah’a sığınıyorum, doğru kararları vermeme yardımcı olması için.

Bu yüzden sanırım şu an geldiğim noktada, narsist beyimize teşekkür etmekten başka alternatifim kalmıyor. Beni büyüttüğü için. Şunları okusa, hayatta anlamaz. Öyle uzak ki bu dönüşümlerden. Konfor alanında mutlu mesut sıcacık yaşıyor. Hala “o kadın” ı arıyor. Bulamadan ölecek.

Deliliğin tanımı neymiş biliyor musunuz? Gerçek ile zihninde yarattığın illüzyon arasındaki boşluk.

Yani zihninde yarattığın dünya, gerçek dünyadan uzaklaştıkça, deliliğin seviyesi de artıyor. Adam bütün kadınların onu asla unutamadığına ve eşsiz olduğuna inanıyordu baya ciddi ciddi? Seviyeye bak?

Dışarıdan nasıl göründüğünü bir bilse.. Ama göremez. Rahatsızlık tamamen bunu inkar etmek üzerine kurulu zaten. 

Bu tanıma göre belki ben de onunla beraber delirmişim? Şimdi ise kendi gerçekliğimi yazar gibi bir halim var. Bu daha yakın gibi. Öyle diyelim :)

Sonuç olarak kimseye bir zararım yok. Ve gelişiyorum, kocaman oluyorum, dev!

Kendimi derinden sevmeyi öğrendim galiba. Hatırladım diyelim ya da.

Kilit kelime ; şefkat! Affet kendini. Kızma. Nereden bilebilirdin? Baya kendi kendime sarıldığım günler geçirdim :) Hala da kendi kendime konuşup dertleşiyorum arada. Sonuçta beni benden daha iyi tanıyan hiç kimse yok. Ölene kadar yanımda olacak tek kişi yine kendim. E o zaman barışalım, anlaşalım, güzel güzel yürüyelim?

Baya deli deli konuşuyorum di mi :)

Şu yazıklarımı yer yüzünde (ya da yakın çevremde) anlayan insan sayısı öyle az ki.
Ve buna rağmen, bu yoldan şaşmamak, aynen ilerlemeye devam etmek, doğru bildiğini okumak öyle cesaret isteyen bir şey ki..

Etrafındaki hiç kimsenin anlayamayacağı bir şeyi yaşadığında, bu yola ister istemez giriyorsun.
Şimdi sıfırdan otursam, bu adamla yaşananları anlatsam, kulağa bambaşka gelir anlatacaklarım. Bu yüzden onu da bıraktım. Kimsenin onayına ihtiyacım olmadan yürüdüm. Süperdi.

Hatta, bir İtalyan bir de Kanada’lı kadınla yazıştım bir süre. İngilizce kaynaklarda bu rahatsızlıktan canı yanan kadınların bir araya geldiği forumlar falan var. Onlar anladı beni mesela. Sadece yaşayan bilir. Onlar da kimseye anlatamamış, anlaşılmamışlar.

Belki de bu yüzden yazıyorum bunları. Kimse anlamasa da, eğer yaşadığın şeyin “gerçek” olduğundan eminsen, kulaklarını tıka, gerekirse odana kapan, gerekirse bağır çağır isyan et, ama kabullen bu durumu ve asla pes etme.

Bundan sonraki yaşantımda muhtemelen mental olarak daha yalnız, ama daha güvenli ve kendinden emin şekilde yürüyeceğim. Bile isteye kabulüm. Çok daha tatminkar oluyor her şey. Tüm yaz bunlara kafa yordum.

Öyle çok araştırdım, okudum, sorup soruşturdum ki.. Yakın çevrem ve arkadaşlarım “delirdin artık, bırak yoluna bak” benzeri bana göre gıybet level’da kalan yönlendirmelerde bulundurlar. Umurumda olamadı.

Bu işi çözmenin en güzel, en faydalı, en gerçek yolu bilinçlenmek. Okuyunca resmen textbook bir adamla karşılaştım. İnanılır gibi değil, resmen A’dan Z’ye yazılmış. Herşey mi tutar? Hiç mi şüphe kalmaz içinde..

Ne zaman ki netleşti, bendeki kopuş o zaman oldu.

Çok da kısa sürede oldu, şükür. 2 ayda maksimum. Arından resolution geldi. Kendine dönüş. Sonraki mücadelem hep kendim için, daha iyi bir insana dönüşmek içindi. Kendimleydi.

Ve o.. Bunların hiç birini, yüzde birini bile asla yapamaz. Gücü yok. Çok üzücü ama gerçek bu. Bunu da kabullenmek gerek.

Belki işim gereği, belki kişiliğimden bilemiyorum ama, kendini görmeyen, kendini geliştirmek istemeyen insanlara tahammülüm çok az. Bununla barışmaya çalışıyorum ben de şu sıralar. Herkes bu kadar cesur ya da derin olmayı tercih etmek zorunda değil.

Yani sonuç olarak, müthiş güçlüyüm. Bu bir günde olacak şey değil. Hep varmış, şimdi çıktı yüzeye.
Bedenimi dinliyorum. Sezgilerimi dinliyorum. Bana aykırı olduğunu hissettiğim hiçbir şeye girmiyorum. Bir proje teklifi. Bir arkadaşlık. Bir sevgili. Yok yani olmuyor. İstesem de olmuyor artık. Baya elimin tersiyle ittiğim bir iş teklifi oldu mesela.. Yerimde başkası olsa uçarak atlardı. Parası da güzel, ihtiyacım da var. Ama yok, hayır dedim.

Müthiş bir kadına dönüştüm.

Her gün dengeyi bulmak için çabalıyorum hala. Sert, kabuklu bir şeye dönüşmeyeyim diye. Potansiyel var çünkü, böyle derin acı yaşayınca.. Beynimde hep bir muhakeme. Bol düşünceli günler. Çünkü kendinle uğraşmak bunu gerektirir.. Ayakları yere basan, gerçek bir özgüven geliştirmeye gayret ediyorum. Kendimde yapay ya da insanları idare eden bir tutum sezdiğim anda kendimi frenliyorum artık. Gerçek olsun da ne olursa olsun istiyorum. Ve ben iyiyim diye yanımda olan insanları kaybetmekten hiç korkmuyorum. Çok yalnız günlerim oldu. Ölmedim. Demek ki çok da korkunç bir şey değilmiş? 

Yani kabuk bağlamak yerine, içi dolu ve gerçek bir şeyler yaratmaya gayret ediyorum. Her gün. Her saniye.

Dışarıdan baksan, sosyal medya falan, sarışın bir kız görürsün, geziyor tozuyor eğleniyor, etrafında bir sürü insan.. Görünen o yani. Ama için çok başka.. Çok keyif alıyorum böyle olmasından :)

Krizi fırsata çevirmek tabir ettiğimiz :)

6 ay güncellemesi böyle işte.. Yine yazasım gelirse paylaşırım ama.. Tek söyleyebileceğim, eğer bu tür bir insana denk geldiğinizi düşünüyorsanız, içinizde en ufak bir şüphe varsa, sezgilerinize güvenin. Uzaklaşın. Ve bir düşünün “neden bu adamı seçtim, neden kaldım?” diye. Sonuç mikemmel..

Bu arada, öyle aştım, bitti, nirvanaya vardım gibi algılanmasın sakın.. Süreç halen devam ediyor. Sadece daha hafif devam ediyor. Bu öyle kolay kolay atlatılabilecek bir durum değil kanımca. Çünkü kendinle ilgili bir çok şeyle yüzleşmek zorunda kalıyorsun. Sadece şekli değişiyor. Adamdan bağımsız, sadece kendinle ilgili bir süreci başlatıyorsun.. Ya da kaçabilirsin de, tercih tabi.. 


Zaman bir çok şeye ilaç olabilir, ama bence hiçbir şeyi kökten iyileştirmiyor. Sen iyileştirebiliyorsun sadece. Korkma, uğraş.


Tak kulaklığını, giy spor ayakkabılarını, in sahile.. Yürü!!!










6. Ay Güncellemesi - Görünen Köy

Aylar sonra yeniden selam,

Bilerek uzak durdum. Ne düşünmek ne de yazmak istedim.

Kendime mental sınırlar koymam gerekliydi, bu yüzden bu blog dahil bir çok şeyden uzak bir dönem geçirmek istedim.

Blog’a giriş yapınca, okunma istatistikleri beni çok etkiledi.. Haftada ortalama 150 farklı kişi (ve çok daha fazla sayfa okunma sayısı) ile karşılaştım. Motive oldum biraz. Birilerine fikir verme, destek olma fikri güzel. Bir kaza yaşıyorsun, en azından başka insanlara da bir faydası olsun :)

Bir de 3-4 kişi yorum yazmış. Öyle motive oldum ki okuyunca. Demek ki birileri araştırıyor benim gibi, bir çözüm yolu arıyor.. Bir faydam olacaksa ne mutlu bana.. 


Bugün itibariyle 6 aydır yok hayatımda.

Dışarıdan bakıldığında gayet eğlenceli görünen, ruhsal anlamda ise belki hayatımın en yoğun gelişimini kat ettiğim dönemdi.

Biraz işin somut boyutunu anlatayım.. Yani ne oldu ne bitti, neler değişti vs. Görünen kısım.
Öncelikle eşyalardan başlayayım. En son, onun evinde birkaç parça eşyam kalmıştı (ben daha az var sanıyordum, eşyalarım eve geldiğinde daha epey fazla şeyim olduğunu fark ettim)

Annemin eşi onu arayıp eşyalarımı isteyecekti. 3 gün üst üste aradı, açmadı. Kimin aradığını bilerek üstelik (bundan yüzde yüz eminim)

Sonra SMS atmaya karar verdi. Durumu özetleyen bir SMS attı. Saniyesinde cevap geldi :)
“Tabi … bey, ne zaman uygun görürseniz eşyaları ben size ulaştırırım. İyi haftasonları dileklerimle, saygılarımla” gibi bir cevap. Yerlere yattık gülmekten. Sanırsın adam dünyanın en zarif, en görgülü insanı. Güldük yani, elimizde değil..

Sonuç olarak günlerden bir gün, eşyalarım şöförü tarafından evime ulaştırıldı.
Ben evde değildim, işim vardı. İyi ki de değildim. Muhatap olmak istemezdim.

Eşyalarımı, giysilerimi, büyük bir özenle katlamış, valize yerleştirmiş. Kremler vs ayrı bir yerde. Epey özen var. Zaten düzenli adamdı. Sadece, evin içinde tek başına benim eşyalarımı ayıklayıp yerleştirirken onu hayal etmek biraz üzücüydü benim açımdan. Kendi o anda ne hissediyordu bilemiyorum.

Akşam eve geldim. İstif istif giysi kapının önünde. Görüntüde bir sorun yok, ama kokuda var. Buram buram onun evi kokuyor, sinmiş hepsine.

Bir başladım ağlamaya, nasıl ama, durmuyorum. İyi geldi çok.

Bütün giysileri olduğu gibi makineye attım. Yıkanmayacakları da havalanması için balkona. Sırf onun evinin kokusu gitsin diye.

Neyse o mevzu da bu şekilde kapandı çok şükür. Ailemi araya sokmuş olmak çok doğru bir karardı bence. Geri dönüş cesaretini kırdığını tahmin ediyorum. İşin ciddiyetini anlamıştır. Sıfır fire. Sıfır açık kapı. Tam istediğim gibi.

Bir süre daha bir iki mail attı. Sonra kesildi.

Ben de tamamen kendime odaklanma sürecimi başlatmış oldum böylece.

Adam vampir çünkü, sendeki tüm kanı emiyor istesen de istemesen de.. Bunu bir an evvel toparlamam gerekliydi, ve tahminimden çok daha kısa sürede yaptım sanıyorum..

Uzun ve eğlenceli bir yaz geçirdim. Mesleğim gereği yazları daha esnek olabiliyorum. Her sene olduğundan daha erken gittim Bodrum’a. İş için İstanbul’a dönmeleri saymazsak toplam 2-2.5 aya yakın orada kaldım. Çok da iyi ettim.

Uzaktan yürütebileceğim bir proje geldi. Hesap yaptım, yaz tatilimi finanse edebilecek kadar parayı kazanınca da basıp gittim. Ne sonrası umurumda oldu ne başka bir şey. Önce kendimi yükseltmem gerekli ki, işime ve çevreme iyice faydam olsun diye düşündüm. İyi ki de böyle yapmışım..
Bol arkadaş. Bol çocuk. Bir sürü yeni açılan güzel mekan. Bol dans, bol eğlence. Her hafta pazara gidip kütür kütür sebzeler aldık. Süper sağlıklı beslendim.

Paddleboard diye bişi öğrendim mesela, yeni deneyimler.

Yaz öncesinde de bol bol motor bindim. Hep en sevdiğim şeyleri yaptım. Klasik şeyler işte bunlar, klasik kadın hamleleri. Gittim cilt bakım kremleri aldım. Yeni giysiler. Bunlar işin gıybet kısmı. Görünen kısmı. Fasa fiso aslında, ama işe yarıyor.. 

Bir de süper zayıfladım, ne giysem farklı duruyor üzerime. Kendimi gerçekten çok iyi hissettiğim bir dönem. Mutluydum çok. Gelenim gidenim de çok oldu. Gerçekten en çok ihtiyaç duyduğum şey buydu..

Araya bir yaz flörtü bile girdi valla :) Güzeldi yani özetle..

Birkaç haftadır da İstanbul’dayım. İş güç. Kürkçü dükkanı, yapacak bişi yok. İstanbul’a dönmeyi hiç istemedim. Yaşanan her şeyden uzaklaşmak çok güzeldi.

Bu 6 ay içerisinde 2 defa karşılaştık. Biri Bodrum’da, biri de geçen gün İstanbul’da.

Hayır anlamıyorum, koca memlekette neden yani? Onun gittiği yerler belli, ben bulaşmıyorum oralara hiç.. Ben uzaklaşmayı seçtikçe, karşıma çıkması epey enteresan..

Anlatayım.

Bodrum’dayım. Bayram. Eylül. Bodrum yine doldu bayram tatilcileriyle.

Bu da gelmiş. Diyorum ya, sanki memlekette başka tatil yeri kalmadı. Hayır biliyorum da adamın pattern’ini, öyle benim gibi Bodrum delisi bir tip değil. Değildi yani, konuşuyorduk.. Neyse koca tatil beldesini sahiplenecek değilim. Ama ilginç detaylar var..

Bir gece Gündoğan’da çok sevdiğim bir bara gittik. Müzik erken bitti, hızımızı alamadık. Türkbükü’ne geçtik (hiç de sevmem orayı aslında). Girdik bir yere bir kadeh bişi içtik. Müthiş eğleniyoruz, keyfimiz yerinde. Serdar Ortaç’ın sesi geliyor yandan bangır bangır. Gidelim, geyik olsun, bi kadeh de orada bişi içer çıkarız dedik. Program bitmek üzereymiş, son şarkıymış. Tam çıkarken B ile karşılaştık. Onun arkadaşı. Yanımda onunla bir dönem flört etmiş bir kız arkadaşım da var. Bunu görünce gitti merhaba dedi, biz de grubun geri kalanı yürüdük gittik. Ben yönlendirdim açıkçası, istemedim hiç muhatap olmak falan. Kızdım da arkadaşıma çok, ne münasebet yani? Elin geri zekalı herifine neden merhaba diyeyim? Loser loser takılıyorlar, beni, bizi zerre kadar hak etmiyorlar. Bir de refleksti biraz bendeki, öyle bitirmişim ki, gördüğüm an tepkim kafamı çevirmek oldu. Ne acayip..

Neyse, o gece öğrendim ki o da Bodrum’daymış. İyi dedim hoş gelmiş, ne yapayım yani? Gittiğim yerler belli, keyif aldığım yerler belli. Konuşuyorduk da önceden, çok onun gittiği yerler değildi benim mekanlarım. Anlatırdım, o bilmezdi. ‘Duydum’ derdi. Karşılaşmayız diye düşündüm. Geçtiğimiz sene Türkbükü’nde falan takılıyordu bu sürekli.. Aman neyse karşılaşırsak da karşılaşırız banane dedim, aynen devam.

Ertesi akşam. Yine grupçayız. Limon önce. Ardından Yalıkavak Palmarina’da bu sezon açılan bir bar. Sezon başından beri gidiyorum. Süper çalıyor, tanıdıklarımız da var. Sık sık gidiyoruz yani. Gittik yine oraya.

Bir iki saat geçti sanırım, tuvalete gittim bir arkadaşımla. Dönüşte bunu gördüm. Lise grubuyla takılıyor. Saat 1 buçuk falan. Onun için geç bir saat, o saatte alkolden çoktan uçuşa geçmiştir. Gördü beni.

Yanında da bir kız var ama, kız dediğim koca kadın ve (Allah affetsin) öyle kötü bir kadın ki.. Biraz yakın mı dans ediyorlardı, öpüşüyorlar mıydı tam kestiremedim. Ama oturtamıyorum da kafamda, hani hiç onun çizgisinde değil. Erkek gibi simsiyah saçları vardı. Tanımıyorum, ilk kez gördüm. Kimdir bilmiyorum. Ama çok kötüydü yani, bu yüzden çok da ihtimal vermedim bir şey yaşayabileceğine öyle biri ile. Ya ben bu adamı fazla upscale konumlandırmışım kafamda sanırım. Adam aspiratör gibi, kapatınca rahatlıyorsun resmen. Hayatından çıktıktan sonra, aynaya bir bakıyorsun, sonra bir de ona bakıyorsun ve diyorsun ki ‘Ne düşünüyordum, neyin  kafasındaydım Allah aşkına?’ Sıfır heyecanlanma. Sıfır duygusallık. Sadece tiksinme. Öyle kötü görünüyordu ki.. Bir de kilo mu almış n’olmuş, iyice bir kötü göründü gözüme. Sadece kötü şeyler hissediyorsun görünce. En azından bende böyle oldu. ‘Bu muydu ya, bu adam mıydı’ diyorsun. Onu gördüğümde hissettiğim tek şey buydu. Kendime yediremedim yani. Egom bir güzel oynadı benimle. Ego sever bunu, yapar arada. İyidir de aslında, korur misler gibi. Neyse.

Tatilim devam etti. Farklı bir grup daha geldi Kaş’tan. Onlarla da gezdik tozduk.. Bir süre sonra İstanbul’a dönüş.

İş güç devam. Bol projeli, yoğun bir dönem başlıyor birkaç haftaya. Biraz onlara odaklanmış durumdayım açıkçası.

Dün yine karşılaştık. Kes kel alaka bir yerde. Cirque du Soleil. Yani o ne anlar böyle şovlardan, ne işi olur? Gitsin içsin sıçsın, başka şey bilmez ki bu. Gidesi tutmuş, ya da muhtemelen grup gitmek istemiş, bu da gitmiş.

Yanında yine o kadın.

Bir de ben bakar körüm, bir yere girince bakmam öyle etrafıma çok. Biliyorum kendimi. Dikkat etmem kim gelmiş kim var.

Oturduğumuz yerde (biz de 8 kişiydik) bir başkasıyla konuşurken salonun ortasına doğru dönerek konuşuyordum. Birden gördüm bunu. Ama kendimi öne doğru çıkarmış, kendini göstermek için bir çaba içindeymiş gibiydi. Adamın ciğerini biliyorum, eminim, o beni önceden görmüş, bilerek yaptı.
Fark etmem de mucize koca salonda. Enerji işte.

Yine sanırım yanında o erkek saçlı kadın vardı. Herhalde görüşüyorlar ne diyeyim. Uzaktan gördüğüm kadarıyla gerçekten bayaa çirkin, hiç onun sınıfı değil.

Şimdi olayı söylüyorum (onun açısından).
Yalnız kalmamak için görüşüyor onunla. Bu süre zarfında da yine pırıltılı, ona kendini daha ‘değerli’ hissettirecek birini aramaya devam ediyor. Bu kadın onu kesinlikle tatmin etmiyor. Bak normal insanlar gibi konuşmuyorum, onun dilinden konuşuyorum. Belki mükemmel biridir, bilemem. Yerinde dünyanın en güzel, en nitelikli kadını da olabilirdi, hiç fark etmez.. Umursamıyorum.  Nasıl olsa yürümeyeceğini bal gibi biliyorum. Mesele bu değil. Mesele o kadının nasıl biri olduğu değil. Mesele, onu kendi gerçekliğinde değerlendirmek. Onun beyni böyle çalışıyor çünkü.

Şu an içten içe şunu düşünüyor ‘Bak, benim hayatımda yine biri var. Bak sorun bende değildi, gördün mü? Gayet de mutluyum’ falan filan bullshit. Yersen. Yemiyorum. Adamın ciğerini biliyorum. Beynindeki her yere ulaştım ben. Bütünleştim. Hissettim onu. Şu an sadece aldığı yaranın acısını hafifletmek için kendine kurduğu bu illüzyona sığındığını biliyorum. Ve geceleri evde yalnızken, ya da sabah uyandığında, bu kurduğu yalan balonuna kendinin de inanmadığını, kendinden ne kadar derin ölçüde nefret ettiğini, hızlı hızlı duşunu alıp giyinip, o evden çıkıp, oyununu oynamaya devam edeceğini ben biliyorum.

Günü kurtara kurtara, 45 senelik bir ömür yaşamış. Üzülmez misin? Mutlu değil asla. Mutlu olması imkansız. Hep böyle yaşayacak. Ve böyle ölecek. Üzülmez misin?

Yalnızca mutlu "anlar" yaşayabiliyor. Asla "gerçekten mutlu" olamıyor. Alkolle ve etrafında o dönem bulunan insanlarla beraber anlık tatminler yaşıyor. Ardından yine kocaman bir boşluk. Bir cümlede ifade etmek kolay, ama "hissedince" içinde olduğu boşluğu, diyorum ki "iyi ki intihar falan etmemiş". Kapkara bir delik gibi. Asla dolmuyor. Dolamaz. Düşünsenize..

Böyle düşündüğümde, öfkem bir nebze azalıyor. Sonra yine geri geliyor :)

Eminim bana çok kızgındır. Bir anda kayboluverdim adamın hayatından. Hiçbir açıklama yapmadan. Söylemeden. Baya sinsice oldu. Hiç yaptığım bir şey değildi, ben de ilk kez yapıyorum. Ve çok da içime sinmiyor (kendi karmam açısından) çünkü orada bir blokaj yarattım. Sindirerek, konuşarak, anlaşarak yapmadım bunu. Baya bir anda vanish! Kendime yakıştıramıyorum hiç. Ama malesef başka yolu yoktu. 

Bunu konuşarak asla yapamazdım. Yine yakınında tutmak için türlü numaralar çekecekti. Ya da, ilişki devam ederken beni cezalandırmak için başka yollara girecek (başka kadınlar, değersizleştirme ve bilimum manipülasyonlar) ve bu da beni fazlasıyla yıpratacaktı.

Kendim için, bunu yapmak zorundaydım. Asla olmazdı. Her seferinde yaptığı gibi, kalmam için bir havuç daha bırakacaktı önüme. Bu şekilde olmak zorundaydı. Onda açtığım yaranın farkındayım, ama ben bunu onun için yapmadım. Kendim için yaptım. O bunu asla anlamayacak. Her şeyi kendi açısından değerlendirmeye öyle müsait bir yapısı var ki, bunu kendi hayatımı yoluna koymak ve o gri buluttan bir an evvel uzaklaşmak için yaptığımı asla bilmeyecek.

Bu tür kimselerin en büyük özelliklerinden biri de, her şeyi, ama her şeyi kendi üzerlerine alınmaları. Bir yere bir şey yaz, bir bakış at, bir şey giydiğini görsün vs hiç fark etmez. Dünyanın baya baya kendi etrafında döndüğünü sanıyor ve sen hayatına misler gibi devam ediyor olsan bile, seni malı gibi görmeye devam ediyor. Çok duydum onun ağzından çünkü “benle birlikte olduktan sonra bir daha mutlu olman çok zor” gibi lafları. Abi, bişi dicem, adam ciddi ciddi hasta.. İçindeyken anlamıyorsun ama, şimdi düşünüyorum da, off yani..

Hadi ben bunu ilk kez bu adamla yaşıyorum, ondaki birikimi, ondaki hikayeleri düşünsene? Kaç kadın? Kaç benzer hikaye? Beyin nasıl doludur? Eski eşi? Açılan yaralar?

Bu şekilde düşünmek zorunda, aksi takdirde ölür. Ruhu ölür. Yaşamaya deva m edecek gücü ve enerjiyi bulabilmek için bu minik oyunlara kendini inandırmak zorunda. Böyle de yitik bir yaşam işte. Buna da yaşamak denirse..

Özetle ; 6 ay içerisinde yaşadıklarım, onunla hiçbir zaman olmadığı kadar pembe, neşeli, eğlenceli, umut dolu, gerçek, tatminkar ve güzeldi.. Biraz da derine inelim bakalım.. İçimde neler yaşadım, neler değişti..