11 Ekim 2016 Salı

6. Ay Güncellemesi - İçler Dışlar Çarpımı

Bugün bir sürü başka makale de yazdım :) Hızımı alamadım, madem öyle bu blog’a da uğrayayım biraz..

Kabustan kurtulduğumdan beri geçen 6 ay.. Bir bakalım, görünenin ötesinde neler yaşanmış..

İlk 1-2 ayı hatırlıyorum. Epey zordu.

Onu kesinlikle özlemedim, o zamanlarda bile. Yani onun tarif ettiği gibi ondan vazgeçememe durumu, özlem vs kesinlikle yok.

Ama şu var ; öyle özdeşleştim, öyle içine girdim, öyle hissettim ki onu. Kendimi en son ailesine küfür ederken hatırlıyorum içten içte. “Bu adama ne yaptınız? O o zamanlar minicik bir çocuktu, ne istediniz ondan? Neden bu hale getirdiniz? Sevginizi neden esirgediniz? Allah sizin de belanızı versin” dediğimi hatırlıyorum. Kendi kendime tabi.

Çocukluk resimlerine bakıp, başına gelmiş olabilecek türlü felaketleri hayal ettiğimi, bunlarla o minicik yaşında nasıl baş edemediğini ve ne kadar yalnız bırakıldığını düşünüp, uzunca bir süre ben “o” oldum.

Ona bürünüp, onu çözmeye çalışırken de kendimle karşılaştım. Ve karşımda gördüğüm manzara hiç hoşuma gitmedi. Gördüğüm şeyi hiç sevmedim.

Anlatayım.

Beraber gittiğimiz terapiste birkaç seans daha devam ettim. Bir tür onaylanma ihtiyacım vardı. Bir şeyler yolunda değil, ve hiç kimse beni anlamıyor.
Şu an hala yaşadıklarımı sıfırdan birine anlatsam, beni kendi kadar dinleyecek, kendi kadar anlayacak.
O anda istediğin tek şey anlaşılmak. Tuhaf bir kafa. Biraz şefkat, bir anlayış. Hepsi bu.

Yakın çevrem de ne yazık ki bu konuda sınıfta kaldı. Fiziken görüşmeye devam etsem de ruhen ciddi kopuş yaşadığım arkadaşlıklarım oldu.

Kendi kendime, tek başıma, okuyarak, araştırarak, öğrenerek, bilene sorarak, yaşayanlara ulaşarak, kendi yolumu buldum. İyi ki yapmışım bunları, iyi ki pes etmemişim hiç. Bana olan faydası tarifsiz, geri dönüşleri mükemmel oldu zira.

Onu kurcalarken kendimi buldum dedim ya, buna kaç kişi cesaret gösterirdi bilemiyorum. Etrafımdan bana söylenilen gibi ‘geçip gitmedim, bırakıp devam etmedim’ ben. Üzerine gittim. Elimi içine soktum. En pis yerlerini gördüm işin.

Onu keşfetmeye çalışırken, kendimde de biraz ondan gördüğümü fark ettim. Yani bence, bana göre, ben de (özellikle ergenlik dönemimde) hafif seviyede bir narsisttim.

Klasik ‘Annem babam beni yeterince sevmedi, ben de kendimi sevdim’ durumu özetle.

Farkımız, seviyelerimizdi. Bir de gücümüz. Ben ondan daha güçlüyüm. Yüzleşme cesaretim var ve üzerine gidebiliyorum. Bunların hiçbiri onda yok.

Bir de, sanırım bu zımbırtı gerçekten seviye seviye.. Yani ben asla ama asla insan kullandığımı, insanları bana hizmet edecek araçlar olarak gördüğümü düşünmüyorum. Hatta kendimden şüphe edip sordum. Beni eskiden tanıyan insanlara sordum. Eski günlüklerimi okudum. Girdim ta içine. Öyle bir geri bildirim de almadım çok şükür. Sanırım bendeki seviye narsistik tandans. Eğilim. Şimdi ise, bu "EGO-ACTIVATED" durumumu hissettiğim anda yönetebiliyorum. Yani şöyle, fark ediyorum "evet, şu an içindeki savunma mekanizman konuşuyor, sence buna gerçekten ihtiyacın var mı? Bu kadar güçsüz müsün gerçekten?" diyorum. Bunu deyince de geçiyor zaten. Hoş, bu gözle bakarsan herkeste var biraz. Kimseye zarar vermediğin müddetçe, bir miktar olmasında sakınca olmaz gibi? 

Narsizm ve codependency çok zıt ama bir o kadar da benzer kavramlar zaten. Çok derine inmeme gerek yok. Herkesin hikayesi kendine tabi, ama bir noktada "yaşasın psikoloji bilimi" diye haykırasın geliyor. Birileri seni senden önce çözmüş, yazmış falan.. Güzel bir destek.. 

Bu yüzden bu adamla yaşadığım ilişki bana bu kadar derin koydu işte. Mesele adam değil, adam bir figür. Öylesine gelip geçen biri sadece. Mesele ben.

Anneme kızdım çok. Çok ama. Beni ihmal ettiği günleri anımsadım.

Özgüven, özsaygı, özsevgi, özdisiplin.. Başında öz olan her şeyin anne ile ilgili olduğunu biliyor muydunuz?

Bu adamla bu kadar uğraşmamın, yanında kalmayı seçmemin altındaki motivasyonun, geçmişte annemden almak istediğim ilgi olduğunu söylesem? Çok mu sıkıcı ya da bayık gelir? Gerçek buydu.
Annemin bana vermesi gereken sevgiyi kendi kendime vermenin yollarını öğrendim. Kitaplar okudum. Meditatif birkaç çalışma öğrendim. Kaçmadım. Üstüne gittim.

Bende eksikler vardı. Birkaç spiritüel eğitimin ardından bir hayli toparlamışım aslında, şimdi daha iyi görebiliyorum. Sonra gittim böyle bir canavarı çektim, sebebi vardı, sebebi benim gelişimime destek olmasıydı. Miladını doldurdu. İşini yaptı. Bitti.

Annemle de ilişkim, belki son 25 senedir olmadığı kadar iyi. Tamamen düzeldi diyemem, ama içimde müthiş gelişme var. Önemli olan da o zaten.

Peki neleri değiştirdi?

Artık “The nicest person in the World” değilim. Baya sınırlar çizmeyi öğrendim.

Gerekliydi.  İyi oldu.

Çevrem şaşkınlıkla izleyecek muhtemelen ama, benim yolum bu.

Memnun muyum bu halimden? Pek değil. Alışamadım.

Sevemedim yeni yerimi. Solarım ben burada. Bir gün ışığı lazım, bir yerleri kırmam, o ışığı almam lazım. Ya da koca bir kutu boya lazım, pembe.

O böyle mi yaşıyor hep? Hep hesaplayarak? Ne fena.. Hayat mı bu? Çok sevimsiz. His yok. Duygu yok hiç burada. Çok gri. Çok sahte. Nasıl yaşadı bunca sene?

En çok hazmedemediğim şey ise şunlar ;

1)      Baya bile isteye manipüle edildiğimi nasıl fark edemedim? (kendimi affetmem epey zamanımı aldı)
2)      Yanında bu kadar açık konuşan, bu kadar onu anlayan, kollarında ağladığı bir kadın bulmuşken, neden yine konfor alanında kalmayı seçti?

Yemin ediyorum başka derdim yoktu. Bir tek bu ikisi.

O da düşününce yani. Yoksa hayat baya güzel devam ediyor.

Eski erkek arkadaşımla görüşüyorum yeniden. Hatta bu satırları onun evinden yazıyorum.

Planlı olmadı. Açıkça her şeyi anlatıyorum da ona. Böyle kuzu kuzu oturuyoruz yan yana. Geziyoruz falan. Aşık değilim. Bence o da değil. Seviyoruz birbirimizi. Ve nedense iyi geliyoruz birbirimize şu an. Vaat yok, bir şey yok. 


Beni mutlu etmek için harcadığı çabayı görünce, nasıl etrafımda dört döndüğünü görünce, yaşadığım o kabusa lanet okuyorum. Dünya varmış diyorum. Buydu sevilmek diyorum. 

Adam olmak öyle havalı arabalar restoranlarla olmuyor. Onlar herkeste var. Şu an görüştüğüm insanda da var, eğer mesele buysa.

Mesele gittiğin yerde keyifle oturmak. E ben, bu adamı hayatımdan çıkardıktan sonra çok daha keyifli bir hayat yaşıyorum? Daha mutluyum? Neydi o zaman beni tutan?

Dedikçeeeee… Derinleşiyorsun. Üstünü kapamak da bir tercih tabi ama, bunca farkındalıkla yapamadım onu işte.

Şu an geldiğim nokta inanılır gibi değil. İş ilişkilerim, aile ilişkilerim, arkadaşlıklarım.. Hepsinin altını üstüne getirdim. Hoşlanmadığım bir çok şey buldum. Hepsini temizlemeye karar verdim.
Bu güç nereden geliyor, nasıl oldu bilmiyorum ama dönüştüğüm şey harika oldu.

Önümüze gelene bin tekme diye bir oyun vardı çocukken. Kol kola girer, bacaklarımızı kocaman aça aça yürürdük. Tam öyle hissediyorum.

Birini gözlemlerken, ya da alakasız bir şeyi konuşurken artık daha etraflıca analiz edebiliyorum. İyi kadar kötüyü de görebiliyorum. Sonra kötüyü de gördüğüm için kendimi "zehirlenmiş" hissediyorum. Sonra diyorum ki "bu da geçecek". Bir miktar kalsın, biraz olması sağlıklı. Bunu yönetmeye ve dengelemeye çalışıyorum sürekli işte. Çünkü bende hiç yoktu. Ne masumdum, ne güzeldi. Burada bir tercih yapmam gerekecek, konfor alanımda kalıp "Hayır, reddediyorum. Hayat böyle olmak zorunda değil. Ben yine saf kalacağım" deyip, benzer durumları kendime çekmeye devam edebilirim. Ya da, biraz akıllanıp, kötülükleri de görüp, iyiyi "seçebilirim". Benim fabrika ayarlarım "iyiydi". Aklımın ucundan geçmezdi böyle bir dünya, böyle insanlar.. Şimdi geçiyor.

Bir taraftan çok seviyorum dönüştüğüm şeyi, çok yakıştığımızı düşünüyorum. Özüm buymuş demek ki. Ne güçmüş anasını satayım, neredeymiş bunca zaman? Niye saklamışım? Neyden korkmuşum tam olarak? Dünya sikimde değil :) Ve şov ya da şekil de değil, basbayağı gerçek çok acayip..

Neye güvendiğimi de bilmiyorum. Kendime sanırım. Belki de ilk defa..Hayatımın masumiyet aşaması bitti sanki. Gerçekçi/realist bir dönem başladı gibi. Böyle hissediyorum. 

Diğer taraftan, alışmadık kıçta don durmazmış hesabı, temkinli ilerlemeye gayret ediyorum. Birini ya da bir şeyi yıkmak ya da kaybetmek müthiş kolay. Bu yüzden geceleri biraz da Allah’a sığınıyorum, doğru kararları vermeme yardımcı olması için.

Bu yüzden sanırım şu an geldiğim noktada, narsist beyimize teşekkür etmekten başka alternatifim kalmıyor. Beni büyüttüğü için. Şunları okusa, hayatta anlamaz. Öyle uzak ki bu dönüşümlerden. Konfor alanında mutlu mesut sıcacık yaşıyor. Hala “o kadın” ı arıyor. Bulamadan ölecek.

Deliliğin tanımı neymiş biliyor musunuz? Gerçek ile zihninde yarattığın illüzyon arasındaki boşluk.

Yani zihninde yarattığın dünya, gerçek dünyadan uzaklaştıkça, deliliğin seviyesi de artıyor. Adam bütün kadınların onu asla unutamadığına ve eşsiz olduğuna inanıyordu baya ciddi ciddi? Seviyeye bak?

Dışarıdan nasıl göründüğünü bir bilse.. Ama göremez. Rahatsızlık tamamen bunu inkar etmek üzerine kurulu zaten. 

Bu tanıma göre belki ben de onunla beraber delirmişim? Şimdi ise kendi gerçekliğimi yazar gibi bir halim var. Bu daha yakın gibi. Öyle diyelim :)

Sonuç olarak kimseye bir zararım yok. Ve gelişiyorum, kocaman oluyorum, dev!

Kendimi derinden sevmeyi öğrendim galiba. Hatırladım diyelim ya da.

Kilit kelime ; şefkat! Affet kendini. Kızma. Nereden bilebilirdin? Baya kendi kendime sarıldığım günler geçirdim :) Hala da kendi kendime konuşup dertleşiyorum arada. Sonuçta beni benden daha iyi tanıyan hiç kimse yok. Ölene kadar yanımda olacak tek kişi yine kendim. E o zaman barışalım, anlaşalım, güzel güzel yürüyelim?

Baya deli deli konuşuyorum di mi :)

Şu yazıklarımı yer yüzünde (ya da yakın çevremde) anlayan insan sayısı öyle az ki.
Ve buna rağmen, bu yoldan şaşmamak, aynen ilerlemeye devam etmek, doğru bildiğini okumak öyle cesaret isteyen bir şey ki..

Etrafındaki hiç kimsenin anlayamayacağı bir şeyi yaşadığında, bu yola ister istemez giriyorsun.
Şimdi sıfırdan otursam, bu adamla yaşananları anlatsam, kulağa bambaşka gelir anlatacaklarım. Bu yüzden onu da bıraktım. Kimsenin onayına ihtiyacım olmadan yürüdüm. Süperdi.

Hatta, bir İtalyan bir de Kanada’lı kadınla yazıştım bir süre. İngilizce kaynaklarda bu rahatsızlıktan canı yanan kadınların bir araya geldiği forumlar falan var. Onlar anladı beni mesela. Sadece yaşayan bilir. Onlar da kimseye anlatamamış, anlaşılmamışlar.

Belki de bu yüzden yazıyorum bunları. Kimse anlamasa da, eğer yaşadığın şeyin “gerçek” olduğundan eminsen, kulaklarını tıka, gerekirse odana kapan, gerekirse bağır çağır isyan et, ama kabullen bu durumu ve asla pes etme.

Bundan sonraki yaşantımda muhtemelen mental olarak daha yalnız, ama daha güvenli ve kendinden emin şekilde yürüyeceğim. Bile isteye kabulüm. Çok daha tatminkar oluyor her şey. Tüm yaz bunlara kafa yordum.

Öyle çok araştırdım, okudum, sorup soruşturdum ki.. Yakın çevrem ve arkadaşlarım “delirdin artık, bırak yoluna bak” benzeri bana göre gıybet level’da kalan yönlendirmelerde bulundurlar. Umurumda olamadı.

Bu işi çözmenin en güzel, en faydalı, en gerçek yolu bilinçlenmek. Okuyunca resmen textbook bir adamla karşılaştım. İnanılır gibi değil, resmen A’dan Z’ye yazılmış. Herşey mi tutar? Hiç mi şüphe kalmaz içinde..

Ne zaman ki netleşti, bendeki kopuş o zaman oldu.

Çok da kısa sürede oldu, şükür. 2 ayda maksimum. Arından resolution geldi. Kendine dönüş. Sonraki mücadelem hep kendim için, daha iyi bir insana dönüşmek içindi. Kendimleydi.

Ve o.. Bunların hiç birini, yüzde birini bile asla yapamaz. Gücü yok. Çok üzücü ama gerçek bu. Bunu da kabullenmek gerek.

Belki işim gereği, belki kişiliğimden bilemiyorum ama, kendini görmeyen, kendini geliştirmek istemeyen insanlara tahammülüm çok az. Bununla barışmaya çalışıyorum ben de şu sıralar. Herkes bu kadar cesur ya da derin olmayı tercih etmek zorunda değil.

Yani sonuç olarak, müthiş güçlüyüm. Bu bir günde olacak şey değil. Hep varmış, şimdi çıktı yüzeye.
Bedenimi dinliyorum. Sezgilerimi dinliyorum. Bana aykırı olduğunu hissettiğim hiçbir şeye girmiyorum. Bir proje teklifi. Bir arkadaşlık. Bir sevgili. Yok yani olmuyor. İstesem de olmuyor artık. Baya elimin tersiyle ittiğim bir iş teklifi oldu mesela.. Yerimde başkası olsa uçarak atlardı. Parası da güzel, ihtiyacım da var. Ama yok, hayır dedim.

Müthiş bir kadına dönüştüm.

Her gün dengeyi bulmak için çabalıyorum hala. Sert, kabuklu bir şeye dönüşmeyeyim diye. Potansiyel var çünkü, böyle derin acı yaşayınca.. Beynimde hep bir muhakeme. Bol düşünceli günler. Çünkü kendinle uğraşmak bunu gerektirir.. Ayakları yere basan, gerçek bir özgüven geliştirmeye gayret ediyorum. Kendimde yapay ya da insanları idare eden bir tutum sezdiğim anda kendimi frenliyorum artık. Gerçek olsun da ne olursa olsun istiyorum. Ve ben iyiyim diye yanımda olan insanları kaybetmekten hiç korkmuyorum. Çok yalnız günlerim oldu. Ölmedim. Demek ki çok da korkunç bir şey değilmiş? 

Yani kabuk bağlamak yerine, içi dolu ve gerçek bir şeyler yaratmaya gayret ediyorum. Her gün. Her saniye.

Dışarıdan baksan, sosyal medya falan, sarışın bir kız görürsün, geziyor tozuyor eğleniyor, etrafında bir sürü insan.. Görünen o yani. Ama için çok başka.. Çok keyif alıyorum böyle olmasından :)

Krizi fırsata çevirmek tabir ettiğimiz :)

6 ay güncellemesi böyle işte.. Yine yazasım gelirse paylaşırım ama.. Tek söyleyebileceğim, eğer bu tür bir insana denk geldiğinizi düşünüyorsanız, içinizde en ufak bir şüphe varsa, sezgilerinize güvenin. Uzaklaşın. Ve bir düşünün “neden bu adamı seçtim, neden kaldım?” diye. Sonuç mikemmel..

Bu arada, öyle aştım, bitti, nirvanaya vardım gibi algılanmasın sakın.. Süreç halen devam ediyor. Sadece daha hafif devam ediyor. Bu öyle kolay kolay atlatılabilecek bir durum değil kanımca. Çünkü kendinle ilgili bir çok şeyle yüzleşmek zorunda kalıyorsun. Sadece şekli değişiyor. Adamdan bağımsız, sadece kendinle ilgili bir süreci başlatıyorsun.. Ya da kaçabilirsin de, tercih tabi.. 


Zaman bir çok şeye ilaç olabilir, ama bence hiçbir şeyi kökten iyileştirmiyor. Sen iyileştirebiliyorsun sadece. Korkma, uğraş.


Tak kulaklığını, giy spor ayakkabılarını, in sahile.. Yürü!!!










6. Ay Güncellemesi - Görünen Köy

Aylar sonra yeniden selam,

Bilerek uzak durdum. Ne düşünmek ne de yazmak istedim.

Kendime mental sınırlar koymam gerekliydi, bu yüzden bu blog dahil bir çok şeyden uzak bir dönem geçirmek istedim.

Blog’a giriş yapınca, okunma istatistikleri beni çok etkiledi.. Haftada ortalama 150 farklı kişi (ve çok daha fazla sayfa okunma sayısı) ile karşılaştım. Motive oldum biraz. Birilerine fikir verme, destek olma fikri güzel. Bir kaza yaşıyorsun, en azından başka insanlara da bir faydası olsun :)

Bir de 3-4 kişi yorum yazmış. Öyle motive oldum ki okuyunca. Demek ki birileri araştırıyor benim gibi, bir çözüm yolu arıyor.. Bir faydam olacaksa ne mutlu bana.. 


Bugün itibariyle 6 aydır yok hayatımda.

Dışarıdan bakıldığında gayet eğlenceli görünen, ruhsal anlamda ise belki hayatımın en yoğun gelişimini kat ettiğim dönemdi.

Biraz işin somut boyutunu anlatayım.. Yani ne oldu ne bitti, neler değişti vs. Görünen kısım.
Öncelikle eşyalardan başlayayım. En son, onun evinde birkaç parça eşyam kalmıştı (ben daha az var sanıyordum, eşyalarım eve geldiğinde daha epey fazla şeyim olduğunu fark ettim)

Annemin eşi onu arayıp eşyalarımı isteyecekti. 3 gün üst üste aradı, açmadı. Kimin aradığını bilerek üstelik (bundan yüzde yüz eminim)

Sonra SMS atmaya karar verdi. Durumu özetleyen bir SMS attı. Saniyesinde cevap geldi :)
“Tabi … bey, ne zaman uygun görürseniz eşyaları ben size ulaştırırım. İyi haftasonları dileklerimle, saygılarımla” gibi bir cevap. Yerlere yattık gülmekten. Sanırsın adam dünyanın en zarif, en görgülü insanı. Güldük yani, elimizde değil..

Sonuç olarak günlerden bir gün, eşyalarım şöförü tarafından evime ulaştırıldı.
Ben evde değildim, işim vardı. İyi ki de değildim. Muhatap olmak istemezdim.

Eşyalarımı, giysilerimi, büyük bir özenle katlamış, valize yerleştirmiş. Kremler vs ayrı bir yerde. Epey özen var. Zaten düzenli adamdı. Sadece, evin içinde tek başına benim eşyalarımı ayıklayıp yerleştirirken onu hayal etmek biraz üzücüydü benim açımdan. Kendi o anda ne hissediyordu bilemiyorum.

Akşam eve geldim. İstif istif giysi kapının önünde. Görüntüde bir sorun yok, ama kokuda var. Buram buram onun evi kokuyor, sinmiş hepsine.

Bir başladım ağlamaya, nasıl ama, durmuyorum. İyi geldi çok.

Bütün giysileri olduğu gibi makineye attım. Yıkanmayacakları da havalanması için balkona. Sırf onun evinin kokusu gitsin diye.

Neyse o mevzu da bu şekilde kapandı çok şükür. Ailemi araya sokmuş olmak çok doğru bir karardı bence. Geri dönüş cesaretini kırdığını tahmin ediyorum. İşin ciddiyetini anlamıştır. Sıfır fire. Sıfır açık kapı. Tam istediğim gibi.

Bir süre daha bir iki mail attı. Sonra kesildi.

Ben de tamamen kendime odaklanma sürecimi başlatmış oldum böylece.

Adam vampir çünkü, sendeki tüm kanı emiyor istesen de istemesen de.. Bunu bir an evvel toparlamam gerekliydi, ve tahminimden çok daha kısa sürede yaptım sanıyorum..

Uzun ve eğlenceli bir yaz geçirdim. Mesleğim gereği yazları daha esnek olabiliyorum. Her sene olduğundan daha erken gittim Bodrum’a. İş için İstanbul’a dönmeleri saymazsak toplam 2-2.5 aya yakın orada kaldım. Çok da iyi ettim.

Uzaktan yürütebileceğim bir proje geldi. Hesap yaptım, yaz tatilimi finanse edebilecek kadar parayı kazanınca da basıp gittim. Ne sonrası umurumda oldu ne başka bir şey. Önce kendimi yükseltmem gerekli ki, işime ve çevreme iyice faydam olsun diye düşündüm. İyi ki de böyle yapmışım..
Bol arkadaş. Bol çocuk. Bir sürü yeni açılan güzel mekan. Bol dans, bol eğlence. Her hafta pazara gidip kütür kütür sebzeler aldık. Süper sağlıklı beslendim.

Paddleboard diye bişi öğrendim mesela, yeni deneyimler.

Yaz öncesinde de bol bol motor bindim. Hep en sevdiğim şeyleri yaptım. Klasik şeyler işte bunlar, klasik kadın hamleleri. Gittim cilt bakım kremleri aldım. Yeni giysiler. Bunlar işin gıybet kısmı. Görünen kısmı. Fasa fiso aslında, ama işe yarıyor.. 

Bir de süper zayıfladım, ne giysem farklı duruyor üzerime. Kendimi gerçekten çok iyi hissettiğim bir dönem. Mutluydum çok. Gelenim gidenim de çok oldu. Gerçekten en çok ihtiyaç duyduğum şey buydu..

Araya bir yaz flörtü bile girdi valla :) Güzeldi yani özetle..

Birkaç haftadır da İstanbul’dayım. İş güç. Kürkçü dükkanı, yapacak bişi yok. İstanbul’a dönmeyi hiç istemedim. Yaşanan her şeyden uzaklaşmak çok güzeldi.

Bu 6 ay içerisinde 2 defa karşılaştık. Biri Bodrum’da, biri de geçen gün İstanbul’da.

Hayır anlamıyorum, koca memlekette neden yani? Onun gittiği yerler belli, ben bulaşmıyorum oralara hiç.. Ben uzaklaşmayı seçtikçe, karşıma çıkması epey enteresan..

Anlatayım.

Bodrum’dayım. Bayram. Eylül. Bodrum yine doldu bayram tatilcileriyle.

Bu da gelmiş. Diyorum ya, sanki memlekette başka tatil yeri kalmadı. Hayır biliyorum da adamın pattern’ini, öyle benim gibi Bodrum delisi bir tip değil. Değildi yani, konuşuyorduk.. Neyse koca tatil beldesini sahiplenecek değilim. Ama ilginç detaylar var..

Bir gece Gündoğan’da çok sevdiğim bir bara gittik. Müzik erken bitti, hızımızı alamadık. Türkbükü’ne geçtik (hiç de sevmem orayı aslında). Girdik bir yere bir kadeh bişi içtik. Müthiş eğleniyoruz, keyfimiz yerinde. Serdar Ortaç’ın sesi geliyor yandan bangır bangır. Gidelim, geyik olsun, bi kadeh de orada bişi içer çıkarız dedik. Program bitmek üzereymiş, son şarkıymış. Tam çıkarken B ile karşılaştık. Onun arkadaşı. Yanımda onunla bir dönem flört etmiş bir kız arkadaşım da var. Bunu görünce gitti merhaba dedi, biz de grubun geri kalanı yürüdük gittik. Ben yönlendirdim açıkçası, istemedim hiç muhatap olmak falan. Kızdım da arkadaşıma çok, ne münasebet yani? Elin geri zekalı herifine neden merhaba diyeyim? Loser loser takılıyorlar, beni, bizi zerre kadar hak etmiyorlar. Bir de refleksti biraz bendeki, öyle bitirmişim ki, gördüğüm an tepkim kafamı çevirmek oldu. Ne acayip..

Neyse, o gece öğrendim ki o da Bodrum’daymış. İyi dedim hoş gelmiş, ne yapayım yani? Gittiğim yerler belli, keyif aldığım yerler belli. Konuşuyorduk da önceden, çok onun gittiği yerler değildi benim mekanlarım. Anlatırdım, o bilmezdi. ‘Duydum’ derdi. Karşılaşmayız diye düşündüm. Geçtiğimiz sene Türkbükü’nde falan takılıyordu bu sürekli.. Aman neyse karşılaşırsak da karşılaşırız banane dedim, aynen devam.

Ertesi akşam. Yine grupçayız. Limon önce. Ardından Yalıkavak Palmarina’da bu sezon açılan bir bar. Sezon başından beri gidiyorum. Süper çalıyor, tanıdıklarımız da var. Sık sık gidiyoruz yani. Gittik yine oraya.

Bir iki saat geçti sanırım, tuvalete gittim bir arkadaşımla. Dönüşte bunu gördüm. Lise grubuyla takılıyor. Saat 1 buçuk falan. Onun için geç bir saat, o saatte alkolden çoktan uçuşa geçmiştir. Gördü beni.

Yanında da bir kız var ama, kız dediğim koca kadın ve (Allah affetsin) öyle kötü bir kadın ki.. Biraz yakın mı dans ediyorlardı, öpüşüyorlar mıydı tam kestiremedim. Ama oturtamıyorum da kafamda, hani hiç onun çizgisinde değil. Erkek gibi simsiyah saçları vardı. Tanımıyorum, ilk kez gördüm. Kimdir bilmiyorum. Ama çok kötüydü yani, bu yüzden çok da ihtimal vermedim bir şey yaşayabileceğine öyle biri ile. Ya ben bu adamı fazla upscale konumlandırmışım kafamda sanırım. Adam aspiratör gibi, kapatınca rahatlıyorsun resmen. Hayatından çıktıktan sonra, aynaya bir bakıyorsun, sonra bir de ona bakıyorsun ve diyorsun ki ‘Ne düşünüyordum, neyin  kafasındaydım Allah aşkına?’ Sıfır heyecanlanma. Sıfır duygusallık. Sadece tiksinme. Öyle kötü görünüyordu ki.. Bir de kilo mu almış n’olmuş, iyice bir kötü göründü gözüme. Sadece kötü şeyler hissediyorsun görünce. En azından bende böyle oldu. ‘Bu muydu ya, bu adam mıydı’ diyorsun. Onu gördüğümde hissettiğim tek şey buydu. Kendime yediremedim yani. Egom bir güzel oynadı benimle. Ego sever bunu, yapar arada. İyidir de aslında, korur misler gibi. Neyse.

Tatilim devam etti. Farklı bir grup daha geldi Kaş’tan. Onlarla da gezdik tozduk.. Bir süre sonra İstanbul’a dönüş.

İş güç devam. Bol projeli, yoğun bir dönem başlıyor birkaç haftaya. Biraz onlara odaklanmış durumdayım açıkçası.

Dün yine karşılaştık. Kes kel alaka bir yerde. Cirque du Soleil. Yani o ne anlar böyle şovlardan, ne işi olur? Gitsin içsin sıçsın, başka şey bilmez ki bu. Gidesi tutmuş, ya da muhtemelen grup gitmek istemiş, bu da gitmiş.

Yanında yine o kadın.

Bir de ben bakar körüm, bir yere girince bakmam öyle etrafıma çok. Biliyorum kendimi. Dikkat etmem kim gelmiş kim var.

Oturduğumuz yerde (biz de 8 kişiydik) bir başkasıyla konuşurken salonun ortasına doğru dönerek konuşuyordum. Birden gördüm bunu. Ama kendimi öne doğru çıkarmış, kendini göstermek için bir çaba içindeymiş gibiydi. Adamın ciğerini biliyorum, eminim, o beni önceden görmüş, bilerek yaptı.
Fark etmem de mucize koca salonda. Enerji işte.

Yine sanırım yanında o erkek saçlı kadın vardı. Herhalde görüşüyorlar ne diyeyim. Uzaktan gördüğüm kadarıyla gerçekten bayaa çirkin, hiç onun sınıfı değil.

Şimdi olayı söylüyorum (onun açısından).
Yalnız kalmamak için görüşüyor onunla. Bu süre zarfında da yine pırıltılı, ona kendini daha ‘değerli’ hissettirecek birini aramaya devam ediyor. Bu kadın onu kesinlikle tatmin etmiyor. Bak normal insanlar gibi konuşmuyorum, onun dilinden konuşuyorum. Belki mükemmel biridir, bilemem. Yerinde dünyanın en güzel, en nitelikli kadını da olabilirdi, hiç fark etmez.. Umursamıyorum.  Nasıl olsa yürümeyeceğini bal gibi biliyorum. Mesele bu değil. Mesele o kadının nasıl biri olduğu değil. Mesele, onu kendi gerçekliğinde değerlendirmek. Onun beyni böyle çalışıyor çünkü.

Şu an içten içe şunu düşünüyor ‘Bak, benim hayatımda yine biri var. Bak sorun bende değildi, gördün mü? Gayet de mutluyum’ falan filan bullshit. Yersen. Yemiyorum. Adamın ciğerini biliyorum. Beynindeki her yere ulaştım ben. Bütünleştim. Hissettim onu. Şu an sadece aldığı yaranın acısını hafifletmek için kendine kurduğu bu illüzyona sığındığını biliyorum. Ve geceleri evde yalnızken, ya da sabah uyandığında, bu kurduğu yalan balonuna kendinin de inanmadığını, kendinden ne kadar derin ölçüde nefret ettiğini, hızlı hızlı duşunu alıp giyinip, o evden çıkıp, oyununu oynamaya devam edeceğini ben biliyorum.

Günü kurtara kurtara, 45 senelik bir ömür yaşamış. Üzülmez misin? Mutlu değil asla. Mutlu olması imkansız. Hep böyle yaşayacak. Ve böyle ölecek. Üzülmez misin?

Yalnızca mutlu "anlar" yaşayabiliyor. Asla "gerçekten mutlu" olamıyor. Alkolle ve etrafında o dönem bulunan insanlarla beraber anlık tatminler yaşıyor. Ardından yine kocaman bir boşluk. Bir cümlede ifade etmek kolay, ama "hissedince" içinde olduğu boşluğu, diyorum ki "iyi ki intihar falan etmemiş". Kapkara bir delik gibi. Asla dolmuyor. Dolamaz. Düşünsenize..

Böyle düşündüğümde, öfkem bir nebze azalıyor. Sonra yine geri geliyor :)

Eminim bana çok kızgındır. Bir anda kayboluverdim adamın hayatından. Hiçbir açıklama yapmadan. Söylemeden. Baya sinsice oldu. Hiç yaptığım bir şey değildi, ben de ilk kez yapıyorum. Ve çok da içime sinmiyor (kendi karmam açısından) çünkü orada bir blokaj yarattım. Sindirerek, konuşarak, anlaşarak yapmadım bunu. Baya bir anda vanish! Kendime yakıştıramıyorum hiç. Ama malesef başka yolu yoktu. 

Bunu konuşarak asla yapamazdım. Yine yakınında tutmak için türlü numaralar çekecekti. Ya da, ilişki devam ederken beni cezalandırmak için başka yollara girecek (başka kadınlar, değersizleştirme ve bilimum manipülasyonlar) ve bu da beni fazlasıyla yıpratacaktı.

Kendim için, bunu yapmak zorundaydım. Asla olmazdı. Her seferinde yaptığı gibi, kalmam için bir havuç daha bırakacaktı önüme. Bu şekilde olmak zorundaydı. Onda açtığım yaranın farkındayım, ama ben bunu onun için yapmadım. Kendim için yaptım. O bunu asla anlamayacak. Her şeyi kendi açısından değerlendirmeye öyle müsait bir yapısı var ki, bunu kendi hayatımı yoluna koymak ve o gri buluttan bir an evvel uzaklaşmak için yaptığımı asla bilmeyecek.

Bu tür kimselerin en büyük özelliklerinden biri de, her şeyi, ama her şeyi kendi üzerlerine alınmaları. Bir yere bir şey yaz, bir bakış at, bir şey giydiğini görsün vs hiç fark etmez. Dünyanın baya baya kendi etrafında döndüğünü sanıyor ve sen hayatına misler gibi devam ediyor olsan bile, seni malı gibi görmeye devam ediyor. Çok duydum onun ağzından çünkü “benle birlikte olduktan sonra bir daha mutlu olman çok zor” gibi lafları. Abi, bişi dicem, adam ciddi ciddi hasta.. İçindeyken anlamıyorsun ama, şimdi düşünüyorum da, off yani..

Hadi ben bunu ilk kez bu adamla yaşıyorum, ondaki birikimi, ondaki hikayeleri düşünsene? Kaç kadın? Kaç benzer hikaye? Beyin nasıl doludur? Eski eşi? Açılan yaralar?

Bu şekilde düşünmek zorunda, aksi takdirde ölür. Ruhu ölür. Yaşamaya deva m edecek gücü ve enerjiyi bulabilmek için bu minik oyunlara kendini inandırmak zorunda. Böyle de yitik bir yaşam işte. Buna da yaşamak denirse..

Özetle ; 6 ay içerisinde yaşadıklarım, onunla hiçbir zaman olmadığı kadar pembe, neşeli, eğlenceli, umut dolu, gerçek, tatminkar ve güzeldi.. Biraz da derine inelim bakalım.. İçimde neler yaşadım, neler değişti..








12 Mayıs 2016 Perşembe

1 Ay Sonunda..

Tam 1 ay 2 gündür görmüyorum onu.
Sesini duymadım. Yüzünü görmedim.
Çok zor olacak sanıyordum, ama olmadı. Aksine, şimdilerde hayatımın yine pembeleştiğini görebiliyorum.
Hayat devam etti elbette, ama bir de bana sorun nasıl etti J Evet geziyorum, evet harika görünüyorum, evet eğleniyorum. Ama içim?
Bir mekandayız, gözüm televizyona takılıyor. Hani olur ya böyle Eurosport görüntülerini yayınlarlar, televizyondaki kalabalığa bakıyorum mesela, içimden şu geçiyor “acaba şu kalabalıktaki insanlardan kaçı narsist?”
Ya da bir arkadaşımla buluşuyorum, mekan da vereyim Kalamış Divan. Biraz erken gittim, şarabımı söyledim önceden, insanları inceliyorum. Hava mükemmel, keyfim yerinde. Divan’ın bir tarafında bistro masalar vardır, genellikle yalnız ya da iki kişi oturulur. O tarafa bakıyorum, ona benzeyen birkaç adama gözüm takılıyor. Yaşları onun kadar. Önlerinde içkileri. Gözlerinde güneş gözlükleri. Belki ipad ya da telefon. İnceliyorum. Acaba ne dertleri var? Acaba onlar da böyle mi? Neden böyle güzel bir günü yalnız geçiriyorlar? Kaç kişinin canını yaktılar? Böyle sorular kafamda, simsiyah güneş gözlüklerimin arkasından bu insanları inceliyorum.
Sonra diğer tarafa bakıyorum, aileler var. Yaşlısı, çoluğu, çocuğu hep bir arada kalabalık masalarda oturuyorlar. Mutlular. Cıvıl cıvıllar.
Sonra diyorum ki, neden böyle bir tercih yaptım ben acaba? Bu adamın bana diğer taraftaki hayatı yaşatmasının imkanı yoktu. Benim de öyle bir derdim yoktu. Neden?
Ya da arkadaşımın çocuğu ile vakit geçiriyorum. Çocuk 5 yaşlarında, hastasıyım. Bol bol sarılıp seviyorum. Büyüdüğünde onun gibi olmasın diye dualar ediyorum falan.. 
Özetle, psikolojim pek hoş değil evet.
Benim gibi birine fazla geldi bu kadar karamsarlık. Dünyada böyle insanların olduğunu bilmek acı verici.
Bir de sürekli aklımda flashback’ler yaşanıyor.
Örneğin evliliği ile ilgili soru sorduğumda hep kaçınırdı. Hatırlamazdı. Sanki o evlilik hiç yaşanmamış gibi davranırdı. Kötü anardı. Demiştim ki “senin gibi biri nasıl evlilik yaşayabildi?”
Bana aynen şöyle demişti; “Oynadım. Oynuyorum. Hepinize sürekli oynuyorum zaten”
Kendi kendini nasıl da ele vermiş ve ben yine “acaba ne demek istedi” soru işaretleri ile kalmışım.. Keşke bu teşhisi daha evvel koyabilseymişim..
İlk yemeklerimizde birbirimizi tanırken bana “sen dürüstlük seviyorsun, samimiyet seviyorsun” demişti. Evet demiştim. Ben de ona sormuştum en önemli değerin ne diye, bana “vicdan” demişti.. Ne ironik.. Kendinde olmayanı söylemiş..
Sonra aklıma Mina Vaganti geldi. Ferzan Özpetek filmi. Eşcinsel olduğunu ailesine (özellikle babasına) itiraf edemeyen iki erkek kardeşin hikayesini anlatan bir film. Hatta bir kız var filmde, bu adamlardan birine aşık vs.
Bu film Digiturk’unde kayıtlıydı. Ara ara açar izlerdi. Herhalde 4 kere falan izledik evde bunu.
Bu da mı tesadüf? Ferzan Özpetek’in bir sürü filmi var güzel, neden bu film? Yapım yılı 2010, o zamandan beri biliyor muydu?
Kız-erkek ayrı okumuşlardı lisede. Bunun da etkisi olabilir mi?
Sürekli sorguluyor hala beynim. Zor bir dönem. Ama her geçen gün, o kasvetin üzerimden kalktığını hissediyorum.
Ya da mesela iş için Hadımköy’e ya da havaalanına gitmem gerekiyor. Bana şöförünü gönderiyordu. Şöförü de yeni, birkaç ay oldu işe alınalı. Fakat o şöför ona şahsi işleri için değil, iş ile ilgili ziyaretleri için atandı. Ona diyordum ki “beni sen bırak, şoförden utanıyorum, o senin işlerin için. Ben senin karın değilim, ne münasebet” vs. Bir de gerçekten utanıyorum, geriliyorum. Bir destek istiyorsa kendi alsın bıraksın istiyorum..
Bana derdi ki “Hazır şimdi bu işteyim ve böyle bir imkan var, kullan bunu. Kullan beni”
“Neden kullanayım ya seni..”
Böyleydi mantığı işte. Fayda almak, kullanmak üzerine bir dünya.
Bunun manasızlığını ifade edince de şaşkınlıkla bakıyordu.
Para güçtü onun için. Ama benim ailemde de para var, ben de öyle bir hayattan geliyorum zaten? Benim için yeni bir şey değil ki bu.. Hiç istemediğimde de şaşırıyordu işte..
Bu adam bana ne verdi diye düşünüyorum.
Güzel yemekler? Ben zaten öyle yerlerde sosyalleşiyordum, hatta daha iyilerinde..
Alkolün verdiği duygusal sarhoşluk? Ben zaten güzel içerim. Onunla başlamadı.
Aynı evli paylaşmak? Bu ilkti benim için evet. Ama herkesle yaşanabilecek bir deneyim?
Başka da bir şey hatırlamıyorum. Ötesi yok gibi. Hep yüzeysel seviyede onun verdikleri. Benim yaşayışım, benim algım daha derin o ayrı. Ama o benim meselem..
Gerçekten yer yüzünde onun bana yaşattıklarını yaşatabilecek bir çok insan var. Sadece onun fazla özel olduğuna dair beynim yıkanmış işte, gerçek bu.
Telefondan ve what’s app tan engelliydi çok uzun süredir. Tam 2 hafta evvel Instagram’ı da hallettim. Görmek istemedim ne yapıyor ne ediyor. O da beni görmesin.
Arkadaşlarımdan da rica ettim, onlar da engellediler. Üzücü durumlar ama ne yazık ki böyle olması gerekli.
Onun arkadaşlarını da engelledim. Onlar da görmesin.
Sadece o evli olan 30 senelik arkadaşının eşi duruyor. Onunla da cidden iyi anlaşıyoruz, çok cici biri, kalsın istedim. Eğer ileride onu da engellemem gerekirse muhakkak bilgilendiririm öncesinde.
Bana ulaşabileceği tek kanal email. Bir sürü email adresim var benim. İş mailimi (outlook’ta yüklü olan) engelledim. Öğrendim, kural oluşturuyormuşsun ve belirli kişilerden gelecek email’ler kesinlikle ulaşmıyor sana. Bunu yaptım.
Ama gmail ya da diğer adreslerimde bunu yapmak mümkün olmuyor maalesef. En fazla Junk’a düşüyor, onu da görebiliyorsun.
Geçtiğimiz hafta mailler atmaya başladı. Manasız manasız. 03:45’te falan. Ağır alkoll tabi. Öfke de var.
Sen kimsin de onu engelliyorsun?
Sen kimsin de kendi hayatının kontrolünü eline alıyorsun?
Ne haddine?
Hiçbir mailine cevap vermedim. Vermeyeceğim. Hayatı boyunca benden tek bir tepki dahi almayacak. Yeterince kullanıldım, artık benim üzerimden kendini tatmin etmesine müsaade etmeyeceğim.
Hakaretlerim bile besliyor onu, biliyorum. Onu çok iyi tanıyorum. Bu yüzden katiyen irtibata geçme çabalarına yanıt vermeyeceğim.
Maillerin tümü manipülatif. Her cümleyi al, analiz et, hepsi ama hepsi tamamen tuzak.
Örneğin diyor ki “Biriyle beraber olduğunu bilmiyordum. Ama eğer öyleysen ve mutluysan ben de mutlu olurum”
Bunu nereden çıkardı hiçbir fikrim yok.. Hiç ama..
Böyle bir şey de yok.
Ama cümledeki koşullara bak; “eğer öyleysen” – hani benden sonra biriyle olman imkansız, ben öyle mükemmel bir insanım ki, benden vazgeçemezsin ve bir başkasıyla olamazsın. Ama hani eğer bir ihtimal öyleyse..
Sonra ikinci koşul “ve mutluysan” – hani öyle bir durum olsa bile, bir başkasıyla asla mutlu olamazsın, sadece mutlu gibi görünüyorsundur ya da vakit geçiriyorsundur..
Bu iki koşul da gerçekse (ki bu onun için ölüm gibi) o zaman ben de mutlu olurum (hadi oradan..)
Neden böyle bir şey düşündü hiçbir fikrim yok ama iyi olmuş. Öyle sansın. Daha iyi. Uzak kalır.
Tek sıkıntı şu, halen evinde birkaç parça eşyam var (iyi parçalar, bırakabileceğim şeyler değil maalesef. Çok iyi bir ceket, iyi bir çanta vs)
Normalde iki lafından biri “Eşyalarını ne yapayım” olurdu ayrılmaya kalktığımızda. Elindeki blöf kaynağıydı onlar. Ben de “acelesi yok, kalsınlar” derdim.
Ama şimdi kalmalarını istemiyorum. Bana geri göndersin istiyorum. Anahtarını da vereyim. Tamamen kopsun bağ.
Ne acayip, boşanma gibi bir şey oldu bu..
Maillerinde eşyaların lafını bile etmiyor. Çünkü onlar elindeki tek koz. Benden bir tepki alabilmek için, beni yeniden görebilmek için elindeki tek koz o eşyalar.
Buna engel olmak için, ailemden yardım istedim. Arkadaşlarımdan da isterdim ama durumu ciddiye almazdı o zaman. Sallardı, benimle ilgili bilgi almaya çalışırdı vs. Aile işin ciddiyetini gösterir diye düşündüm.
Annemin eşi onu 3 defa aradı. Eşyalarımı göndermesini rica etmek ve anahtarını teslim etmek için.
Açmadı.
CIA isimli bir app kullanıyor bilinmeyen numaralar için. Numarayı yazıyorsun, kim olduğu ortaya çıkıyor.
Kesin baktı oradan. Kimin aradığını da anladı. Ve geri dönmedi. Benden tepki bekliyor. Ben de inatla irtibata geçmeyeceğim.
Nasıl çözülecek bu eşya durumu bilmiyorum. İlerleyen günlerde göreceğiz.
Ama onu biraz tanıyorsam, benden intikam almak için, bir çok plan yapıyordur şu an.
Yeni kızlar arıyordur, görüşüyordur. Birini gözüne kestirdiği anda (sosyal yaşamı, statüsü ona uygun birini bulduğu anda) benimle tekrar iletişime geçecek ve beni ikna etmeye çalışacak. Ardından yine discard süreci başlayacak vs. Planları böyle, çünkü başka türlüsünü bilmiyor.
Tam da bu yüzden, tüm kapıları kapatmış olmam onu delirtiyor çok eminim.. Attığı maillerde son derece zarif sitem eşliğinde yüklü miktarda öfke hissediyorum.
Kızgınım. Aşk acısı bile yaşayamıyorum. Hüzünlü şarkılarda öfkelenemiyorum. İyi anıları hatırlayamıyorum. Yüzünü gözümün önüne getirince tiksiniyorum. Bu acıyı bile yaşamamı elimden aldı.
Ben aşk acısı çekmiyorum, bambaşka bir şey bu, hep söylüyorum.
Ne yaparsa yapsın, kimle olursa olsun, umurumda bile değil. Şu zihnimdeki bulut bir an evvel yok olsun istiyorum.
Keşke bir sonraki kurbanı ile irtibata geçip onu uyarabilsem diyorum bazen.. Ama kız muhtemelen deli olduğumu düşünür J Ben olsam, ilk zamanlarımızda biri benimle irtibata geçmiş olsa, elbette ki buna inanmazdım.. Aksine daha da perçinlerdi durumu. Bu yüzden bu da manasız. Zaten birkaç ay sonra umurumda bile olmayacak.
O kadınlar da onunla yaşadığı tecrübeden illa ki bir şey öğrenecek. Güçlenecekler. Onların da hikayesine eminim hayırlı bir katkısı olacak. Bu döngüye müdahale edemem.
Tek isteğim eşyalarımı geri almak ve bağın tamamen kopması bir an evvel..
Bir de karşıma onu unutturacak kadar etkileyici birinin çıkması.. En doğru zamanda.. Umarım..

5 Mayıs 2016 Perşembe

No Contact Rule / Sıfır İletişim Kuralı


No Contact – Sıfır İletişim

Tüm psikoloji forumlarında, makalelerde, narsistik şiddet mağdurlarına yardım etmek için uzmanlaşmış psikologların ve yaşam koçlarının sayfalarında “iyileşme” için ilk öneri her zaman “No Contact” kuralı.

Bu şu demek ;

-          Narsistten fiziksel olarak uzaklaşacaksın. Aynı evde yaşıyorsan, çıkacaksın.

-          Narsistten gelen telefonları açmayacaksın. Hatta engelleyeceksin.  

-          What’s App ve sosyal medya hesaplarından sileceksin ve engelleyeceksin.

-          Ortak arkadaşlarınız varsa (üzülsen bile) onları da engelleyeceksin.

-          Sana göndereceği hediyeleri ve çiçekleri geldiği gibi iade edeceksin.

-          Email atarsa yanıt vermeyeceksin – mümkünse oradan da engelleyeceksin.

Bu sayede ne olacak? Hayatının kontrolünü tekrar eline almış olacaksın.

Narsist artık seni “kontrol” edemeyecek. Neredesin, ne yapıyorsun, ne hissediyorsun.. Hiçbir bilgi alamayacak.

Bu No Contact kuralını haftalar önce okuduğum zaman hiç hazır değildim. İstemedim. Bir kapı açık kalsın, ulaşmaya çalışsın, kovalasın istedim. Eskiden defalarca kez yaptığı gibi beni elinde ve yakınında tutmak için bir çaba harcasın istedim.

Fakat şimdi kesinlikle böyle hissetmiyorum.

Yaklaşık 15 gün önce Whats app ve telefondan engellemiştim. Böylelikle özgürleştim. What’s app’a mesaj geldiğinde “acaba ondan mı geldi” beklentisi tamamen sıfırlanmış oldu. İlk günler zor geçti kabul, fakat sonradan çok iyi geldi. Alışıyorsun.

Telefonların da engelleme özelliği var artık, bunu yapmak da iyi geldi. İş gereği cep telefonum çok sık çalıyordu, her seferinde “acaba o mu arıyor” beklentisi tamamen bitti böylece. Güzel bir his. Özgürleşiyorsun ve kontrolü eline alıyorsun.

Fakat sosyal medya bu kadar kolay olamadı benim için. Neden bilmiyorum, onu ve yakın arkadaşlarını takip etmeye devam ettim.

Bundan tam 1 hafta önce, oradaki temizliği de tamamladım. Tamamen block’ladım. Onu, ve benimle ilgili ona haber götürebilecek herkesi.

Arkadaşlarımdan da rica ettim, onlar da aynısını yaptılar. (Oh be canımıza minnet dediler hatta. Epey sinirliler ona, hatta benden daha fazla)

Böylece esas adam bana ve hayatımda olan bitene karşı tüm gücünü ve kontrolünü kaybetmiş oldu.

Onu sosyal medyamda tutmak, gün be gün yaşamımda olan bitene şahit olmasına izin vermekti. Yani yine bir tür açık kapı bırakmaktı.

Bu kararı vermek çok zor. Çok zor. Ondan tamamen ümidini kesmen, duygusal bağlarını tamamıyla koparman, bir daha hayatında onun gibi zehirli ve hastalıklı bir enerjiyi istememen ve zihinsel olarak kendinde bu gücü bulman gerekiyor.

Bu kararı almamda en büyük etken yine okuduklarım ve öğrendiklerim oldu.

Lise E Scott’ın forumu, psikoloji forumları, medikal araştırmaların sonuçları ve en önemlisi Sam Vaknin bana bu konuda müthiş destek oldular.

Sam Vaknin, Malignant Self Love isimli kitabın yazarı. Kendisi de Narsistik Kişilik Bozukluğu barından bir narsist. Doktor değil. Psikolog da değil. Fakat buna rağmen, bir çok psikolog ya da psikiyatr, makalelerinde Sam Vaknin’i refere ediyor, çünkü anlatım şekli çok sahici.

Resmen onların iç yüzünü afişe eden  bir dili var. Kitabındaki makaleleri online olarak okumak mümkün, ayrıca Youtube kanalında detaylı videoları var.

Tüm bunları okuyup bilinçlendikçe güçlendim. Çok zor oldu. Süreç hala bitmedi, devam ediyor. Durumun ağırlığını kabulleniyorum ve kendime ihtiyacım olan iyileşme zamanını veriyorum. Kolay olmayacak, ama başaracağım.

Tamamen No Contact’a geçmek, bir taşla iki kuş aslında. Böylelikle hem iyileşmeni ve özgürleşmeni başlatıyorsun, hem de narsist adama verebileceğin en büyük zararı vermiş oluyorsun. Reddedilmeye ve terk edilmeye tahammülleri yok çünkü.

Hele ki benim gibi, yoğun miktarda besine ve sevgiye alıştırdıktan sonra, bir anda bu kararı verebilecek kadar güçleniyorsan, hiç beklemedikleri bir durum oluyor ve tamamen kontrollerini kaybediyorlar.

Bunları bu şekilde yazarken ona kasıtlı olarak zarar verdiğimi ve bundan keyif aldığımı fark ediyorum. Fark ettiğimde üzülüyorum, kötülük yapıyor gibi hissediyorum. Bu intikam değil, sadece adalet gibi geliyor.

Çektiğim acılar, o evde beni yalnız bırakışları, sözlü tacizleri, değersiz hissettirmeleri, yalnızlaştırmaları.. Hepsinin bir bedeli var ve bu bedeli ödemesi gerekli.

Bir narsistin en büyük düşmanı elbette ki yine kendisi. Hiçbir dış kuvvet, ona kendisinin verebileceği kadar zarar veremez.

Mesajlar at, mailler yaz, bağır, çağır.. Ona asla ulaşmaz. Onun üzerinde en etkili hasar yine kendisinden gelebilir. Bu yüzden onu kendi ile baş başa bırakmak, içindeki kaçtığı benliği ile (ya da her ne ise o kaçtığı) onunla baş başa kalmasını sağlamak kadar doğru bir yöntem yok.

Yani aslında, kendimi korumaya alıp kendi hayatımı yaşamaya devam etmem, ona verebileceğim en büyük zararı tetikliyor.

Kıskandırmaya çalış, küfürler et, cümlelerine canını yakmaya çalış.. İstediğini yap, asla bu hasarı veremezsin.

Sen onu hayatından çıkartarak, ve kendini toparlayıp güzel bir hayat yaşamaya başlayarak, onun aslında ne kadar ‘normal’ ne kadar ‘sıradan’ bir insan olduğunu hatırlatıyorsun. Bunu kaldıramaz. Senin hayatında sana acı vererek var olması bile onun ne kadar büyük ve güçlü olduğunun göstergesi. Sen kontağı ve kontrolü keserek bu hissi onun elinden alıyorsun.

Sen kimsin de onu terk ediyorsun?

Sen kimsin de o seni değersizleştirmeden onun hayatından gidiyorsun?

Sen kimsin ki kendi kontrolünü elinden alıyorsun?

Her seferinde sahte sahte “arkadaşlarınla daha sık vakit geçir, ben hayatımdaki kadının ayaklarının üzerinde durmasını isterim, bağımsız kadınlar güçlüdür” vb cümleler kursa da, derinlerde tamamen manipüle edeceği, “gel dediğimde gel, git dediğimde git” diyebileceği bir kadın arıyor.

Hiçbir şey ama hiçbir şey göründüğü gibi yaşanmıyor.

Bir yaşadıkların var, bir de sinsi sinsi derinden sana yaşattıkları.

Sonuç olarak iyileşmenin ve kontrolü eline almanın ilk kuralı No Contact. Çok zor, ben de tamamen hazır hissetmeden verdim bu kararı. Duygularımı bastırmak ve tamamen beynimi kullanmak zorunda kaldım. Fakat her geçen gün “iyi ki” diyorum. İyi ki yapabilmişim.

Sanıyorum birkaç ay sonra bunu yapabildiğim için kendimle gurur duyacağım.